türkân yeşilyurt

 

GÜLER YÜZLÜ BİR DENEMECİ: SABAHATTİN EYÜBOĞLU

 

“Montaigne’den el alan bir denemeci başka türlü düşünemez zaten. O da Montaigne gibi köhne inanışları, doğaya, akla aykırı alışkanlıkları, safsa-taları baltalıyor; dünya sevgisine, müspet düşünceye, geçekçi edebiyata yol açıyordu.”

Mustafa Şerif Onaran

 

Cumhuriyet dönemi yazarlarından Sabahattin Eyüboğlu (1908-1973), deneme-lerini Hakimiyet-i Milliye, İmece, İnsan, Kültür Haftası, Tan, Tanin, Varlık, Yap-rak ve Yeni Ufuklar gibi çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlar. Eyüboğlu’nun dene-melerinde işlediği konulara, belli başlı temalara, dil ve üslûba bakıldığında yüzü Ba-tı’ya dönük, ama gelenekle ilişkisini koparmamış, halkçı bir aydın olduğu görülür.

 

I. Tema

Sabahattin Eyüboğlu’nun denemelerindeki başlıca temalar şu başlıklar altında toplanabilir: Batı uygarlığı, yaşayan geçmiş, Anadoluculuk görüşü ve halkçılık anla-yışı. Halkçılık anlayışı ise halk kültürü, halk aydını ve halk dili biçiminde sınıflandı-rılabilir.

 

A. Batı Uygarlığı:

Fransa’da eğitim gören ve İngiliz edebiyatı üzerine incelemeler yapan Sabahat-tin Eyüboğlu Batı’yı yakından tanımıştır. Ayrıca Materlinck, Molière, Montaigne, Musset, Platon, Shakespeare gibi birçok yabancı yazarı dilimize çevirmiştir. Bu ne-denle dünya görüşü Batı felsefesine dayanır. Akılcı, maddeci, pozitif bilime dayalı hümanist bir tutumu benimser. Ancak Batı’ya körü körüne hayranlığı değil, Batı’ nın çağdaş değerlerini savunur. Batı uygarlığı ile halk kültürümüzü birleştirmeyi amaçlar. “Emperyalizm ve Kültür” adlı yazısında da Batı kültürünün millî değer-lerimizin bilincine varmamızı sağladığını ifade eder:

“Bizim Batı kültürüne yönelişimiz, Batılıların Yunan-Roma kültürüne yönelişleri gibi skolastikten kurtulup kendine gelmedir aslında. Hümanizme Batılıları, Batı kültürü de bize özgür ve bağımsız bir insanlık özlemi getirmiş, millî değerleri yok etmek şöyle dursun, özellikle bu değerlerin bilincine götür-müştür. Yüzyıllardır hor görülmüş halkımızın sanat gücünü kimler gün ışığına çıkardı? Kimler eşelemeye başladı topraklarımız altında uyuyan uygarlıkları? Selçuklu, Osmanlı anıtlarının bile tozlarını kim sildi? Batı kültürüyle yetişme-miş olanlar mı?”[1]

 

B. Yaşayan Geçmiş:

Sabahattin Eyüboğlu’nun her ne kadar yüzü geleceğe dönükse de geçmişle bağı-nı koparmaz. Sanat ve edebiyatta da sanatçı ve edebiyatçıların geçmiş birikimi değiştirip dönüştürmesi gerektiğine inanır. Bu bakımdan divan şiirinin bizim kla-siğimiz olduğunu savunur. Bu görüşünü “Yeni Türk Sanatçısı Ya da Frenk’ten Türk’e Dönüş” adlı yazısında şöyle dile getirir:

“Frenk klasiklerine benzememek divan şairlerimizin klasik sıfatına lâyık görülmemelerini gerektirmez. Biz kendi edebiyatımız için klasik deyimini, bir ulusun sanat zevkini kurmaya yarayabilecek eser anlamında kullanmalıyız. (Sadece Corneille, Racine anlamında değil).

Eski şairlerimizi içine almayan bir klasik tanımına hiçbir Türk şairi girmez. Hiçbir Türk şairini içine almayan bir klasik tanımı da hiçbir mantığa girmez. Bizim “klasiğimiz yoktur” demek, bizim edebiyatımız yoktur, dermektir. Ede-biyatımız yoksa biz de yokuz.”[2]

 

C. Anadoluculuk Görüşü:

1950’li yıllardan sonra ortaya atılan Sabahattin Eyüboğlu’dan başka Halikarnas Balıkçısı ve Azra Erhat’ın da savunduğu Anadoluculuk görüşüne göre Türk kültürü-nün kökenlerini Orta Asya’da aramak, Batı kültürünü örnek almak yanlıştır. Gerçek Türk kültürü, tarih boyunca Anadolu’da yaşamış halkların kültürlerinin bir sentezi-dir. Batı uygarlığının temeli kabul edilen Yunan uygarlığı, aslında Anadolu’da do-ğup, gelişmiştir. Bu bakımdan İlkçağ Anadolu uygarlıklarına akılcı, maddeci, pozitif bilime dayalı bir açıdan hümanist bir tutumla yaklaşmalı, Anadolu’daki bütün kül-türler benimsenmelidir. Eyüboğlu, “Bizim Anadolu” adlı yazısında bu görüşünü şöyle dile getirir:

“Bu memleket bizim olduğu için bizim, fethettiğimiz için değil. Aramızda dışarıdan gelmeler çoğunluk olsa bile -ki değil elbette- kaynaşmış, halleşmiş hepsi. Fetheden de biziz artık, fethedilen de. Eriten biziz, eriyen de. Biz bu top-akları yoğurmuşuz, bu topraklar da bizi. Onun için en eskiden en yeniye ne var-a yurdumuzda öz malımızdır bizim. Halkımızın tarihi Anadolu’nun tarihidir. Paganmışız bir zaman, sonra Hıristiyan olmuşuz, sonra Müslüman. Tapınakları kuran da bu halkmış, kiliseleri de, camileri de. Bembeyaz tiyatroları dolduran da bizmişiz, karanlık kervansarayları da. Kâh bozkıra çalmışız, kâh mavi denize. Sayısız devletler, medeniyetler bizim sırtımızda yükselmiş, bizim sırtımıza çökmüş. Yetmiş iki dil konuşmuşuz Türkçe’de karar kılmazdan önce. Hepsinin tadı kalmış damağımızda. Aylarımızın, günlerimizin, köylerimizin, kentlerimizin adlarına bakın. Ne değişik eller, ne değişik halk oyunlarında tutuşmuş, ne horonlara, ne halaylara girmişiz. Doğuyla batı sarmaş dolaş olmuş bizim içimizde. Ya o ya bu değil, hem o hem buyuz biz.”[3]

 

D. Halkçılık Anlayışı:

a. Halk Kültürü:

Sabahattin Eyüboğlu’na göre sanatçı ve edebiyatçıların halktan öğrenmesi gereken birçok şey vardır. Bu nedenle halk oyunları, halk türküleri, halk bilmeceleri gibi kaynaklara gitmelidirler. “Halk Kavramı” adlı yazısında da halk ile aydın, sanatçı ve edebiyatçılar arasındaki farkları ortaya koyar:

“Halk karagözü yapmış, biz o cıvık operetleri; halk Yemen türküsünü söylemiş, biz o yapışkan, o ağlamış şarkıları; halk alçak gönüllü ustalar yetiştirmiş, biz burnu Kaf dağında üstatlar; halk Türkçe gibi bir dil yapmış, biz geçenki gibi bir kongre; halkın atasözleri var, bizim bin bir tuhaf vecizemiz.”[4]


b. Halk Aydını:

Sabahattin Eyüboğlu’na göre aydın ve halk, diğer bir deyişle Prospero ve Kaliban diye iki ayrı dünya yoktur. Ancak “İstanbul aydını” ve “halk aydını” olmak üzere iki farklı aydın vardır. Kendi aralarında yaşayan, halkın anlamadığı bir dille konuşan, kendini beğenmiş “İstanbul aydını” yerine “halk aydını”nı savunur. “Halk aydını”nın temel özelliklerini “Halkın Anladığı Aydın” adlı yazısında şöyle sıralar:

“Kendini bilmek, dünyayı bilmek, bilmediğini bilir görünmemek, bildiğini mertçe, cömertçe yaymak, bir de, bizim bilhassa bizim için, bu memleketin her yerinde, her zaman, her aydın kişiyi bir ömür boyu doyuracak iş, bilgi ve sevinç kaynağı bulunduğuna inanmak.”[5]


c. Halk Dili:

Sabahattin Eyüboğlu, Türkçe’nin millî bir kültür dili olabilmesi için halk dilinin, başka bir deyişle konuşma dilinin bilim, felsefe ve edebiyat diliyle birleşmesi gerektiğine inanır. Bu inancını “Dil Üstüne” adlı yazısında şöyle ortaya koyar:

“Halkın konuştuğu dille, bilim, felsefe ve edebiyatın dilini birleştirmek, başka bir deyimle düşündüğünü konuşur gibi yazmak, ilk işi olmuştur, Avrupa’da aydın kişilerin. Orada millet şuuru bu birleşmeyle doğmuş, bu birleşmeyle edebiyat kısırlıktan kurtulmuş. Rönesans dedikleri davranış bir bakıma halk dilinin yazı dili olması demektir. Değil ileri aydın gençler, atılgan yazarlar, ister istemez ağır adımlarla yürüyen akademiler bile konuşulan dilin ardına düşmüşler, lûgatlerini, gramerlerini yalnız halktan ders alarak yazmışlar. Bizim Batı kültüründen alacağımız ilk ders de, bu olmalı değil miydi?[6]

 

II. Konu:

Sabahattin Eyüboğlu denemelerinde ağırlıklı olarak dil, edebiyat ve sanat konularını işlemekle birlikte resim, heykel, mimari, sinema, tiyatro ve folklor konularına da yer verir.

 

III. Dil ve Üslûp:

Sabahattin Eyüboğlu, sade ve yalın bir dille söyleşiye yakın bir üslûpla yazar. Yer yer başka yazar ve şairlerden alıntılar yapmakla birlikte düşüncelerini daha çok düz bir biçimde, doğrudan doğruya aktarır.

 

 

KAYNAKLAR:

Sabahattin Eyüboğlu, Mavi ve Kara, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1999, İstanbul (ilk baskı 1961).

Sabahattin Eyüboğlu, Sanat Üzerine Denemeler, Cem Yayınevi, İstanbul, 1974.              

Hüseyin Atabaş (haz.), Türkiye’de Eleştiri ve Deneme, Tömer Yayınları, Ankara, 2001.



[1] Sabahattin Eyüboğlu, Sanat Üzerine Denemeler, Cem Yayınevi, İstanbul, 1974, s.170-171.

[2] A.g.e., s. 15.

[3] A.g.e., s. 9.

[4] Sabahattin Eyüboğlu, Mavi ve Kara, s. 14.

[5] A.g.e., s. 50.

[6] A.g.e., s. 39-40.

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır