ismail cem doğru
ANAHTAR
İstemem bir kozalak içinde büyümeyi birden
Durduğum yerlere evcil dilekler kadar yakın olmak istemem
“Biz gereğini yaparız” türünden arkası yazılmış bir aşk
biz gerekeni uygunsuz dileklerden umacak kadar yenik
ama yarımız sırlarının tutsağı, geri kalanlar kendine bir sır arar
Beklemenin de bir salıncağı var kalmadı yakınılacak bir yer
Biz sizi, size karşı birikince ararız; derlenin şimdi
İstemem, düşmesin beklemenin güzellikleri
Durduğum yerlere ilişen söylenceler bizi alıkoysun istemem
Sonra bağımlısı da olalım beklemenin; kurşun haberleri
Beklemek için tutunduklarımızdan kopalım
“kavuşuruz diye ürküyorum” gibi cümleler hazırlayın
bir başına ayrılık için karşılıksız acılar toplayalım
İstemem bir ağlama aralığı kadar monarşi
Günlerin yarışı eşit koşullarla olsun, istemem
Belki süre gelir çalınmış yılların hatırları
Üstüme çökmüş denizlerle uyuşabilirim
İstemem bir köstebek kadar yerim olsun da derleneyim
Hazır şeylerden konuşsaydık tanıdık yaralardan, dahası
Hafif duruyor üstümüzde bir ölüme yüklenen anlam
“Az kalsın” diyorlar tüm kabullere “az” kalıyor durmadan
Ama anahtarımı kaybettim ki ne yazık, kapı da aramızda mahsur kaldı
emel güz
KADIN CEVAPSIZDIR
ölünce insanın gittiği yer kendisi…
içimdeki ukdeyim, şiir çürütür…
artık görünmez sesimdeki neşe…
kırıldı hayat kasem, gidip döndüm erkekten…
uzattım rüyamı, rüyalara inandım…
saçlarımı okşayan yine benim ellerim…
yine ben okuyorum yazdığım bu şiiri…
bakışım kâğıda düşünce gördüm kendimi…
zamanın tavrı bulmak ve yanılmak…
beni ürküten şeyler şimdi ben oldu…
kiminle konuşsam hatırlamıyorum…
hangi soğuk buluşmada kırdım kendimi…
ruhumu aydınlatan geceden geçtim…
sabahın uyuyan erkek karanlığına…
makasa yalnızlıkla verdiğim cevap…
saçlarım uzar durur ayna karşısında…
kayıtsız yaşamam bundan, yitirdim!
inandığımı gördüm, öyle somuttu!
anladım dirildiğimi mide ağrısından!
ölünce insanın gittiği yer kendisi!
nur peri
11
son kitabını görmeden gitmişsin, sanki gitmişsin gibi; gittiğin yeri nafile bilirmiş gibi... sahi hangi kitabını göremedin, kitap biraz da okur dili, hangi şiirini, hangi aforizmanı yazamadan gittin, diye düzeltmek gerek.
doğan, “hayat...” diye başlayan bir önermem olmadı, ama sanki hayat bir acıyı bir kez yaşatmakla yükümlü. sen ölünce sema mutlu öldü benim için. evet, o sema. senin sorduğun, benim anlattığım fotoğraftaki sema. oysa sen kayboldun, biraz kayıptın; artık aranamayacak, bulunamayacak birden bire...
o eve oğlumu getiremedim diye anneni görmeye gidemedim. bir acıysa senin ölümün, benim acım olmasa da bir tek annene sarılsam inanacaktım öldüğüne. şimdi arayamadığım, göremediğim ‘zaten’e sığındığım bir faniymişsin gibi kaçabildim senden. benim bildiğim senden kaçıldığı fikri... bir de kapkara, çukur, acı, siyah, yani zeytin, yani karanlık gözlerini unutmuş gibi badem kavuranlar... karslı olmak nasıl bir şey? memleketin kavruk delikanlılarına nazire gibi karın yaktığı, bilime selam eder gibi yanmış senin için... iç yanması, dış soğumasıysa eğer, bir bir toplatılsın o benim diyen seslerin mavisi. sanki ölen boncuk. mesut dertmiş meğer, edepli bir girdaptan sesleniyor sana... diri salih kendi öldü sanıyor. yakında kanatlanıp uçacak, ankayım, diyecek kendine, anan yokmuş gibi...
şeref’in isyanı kime bilmiyorum. ama telaşı seni yaşatmaya değer... bir ölüm iyiliğinden bahsediliyor senin hastalığında, bir de umut sendromundan, yakınlarını tehdit eden... şeref umudu uzatan, bahsedilemeyen hale talip, tıpkı kendi gibi. acısı kendine benziyor yakınlarının. ananınki benzemiyor; acı sığınacağı yeri aramıyor ki, misafirlik etmeye hevesi mi var ki bu kadar kapısı var... ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar...
ben bir iğne kaybetmedim, diyordu baba ocak... acı, yüzyıllardır hüküm sürdüğü bu dilde önüne evlattan başka şey katmamış ısrarla. arkadaş acısı, diye bir deyiş yok mesela. gönül yarası var... yara da nazlı bu bakımdan... kaybetmek başka bir şey... biraz da yaşayanla ilgili, içlisi de yok yani acının... kaybetmenin tezahürü anandan acı dileniyor...
babanı gördüm fakat... düğününe çağıracaktım sizi, dedi karacaahmet’te. bize bakıp bakıp bir terslik sezdiği belli. öyle bir dayanışma, bir kaynaşma, hep bir ağızdan sevme hali olmadığı besbelli. ancak düğününde bir araya gelebilecek şüphelileriz yani... baba için oğul kırkına dayanınca biraz da böyle... senin, benim babam için böyle... bir arkadaş muamması yaşattığımız. çetin varmış mesela... ben uydurduğunu düşünürdüm. ev ararken, çetin’e uğrayalım, diye ısrar edişini bile, hay allah başka bir semtte ev arayalım da çetin meselesini atlatalım, diye geçiştirmeye çalıştım ve direksiyonu kırdım; sen ısrar etmesen, şimdi o semtte oturmuş olmayacağız.
düğünde tanışmamanın bir şansı var. cenazen yoktu... yıkadılar seni; tabut diye yutturdukları bir şeyin içinde, yeşil bir arabada... ama seni gömmedik, yolcu ettik. ne tuhaf... şehrin orta yerinde yıkandık...
serdar çocuk oldu. sen çocuk oldun... “biliyor musun ölülerin gözleri puul puul oluyormuş” dedi çocuk sesiyle. sonra apar topar...
hepimiz kavak olsak da dikseler etrafına, serin tutar belki... mezar kavağı, kavak mezarı... kars neresi doğan? işaretlemek mi silmek mi lazım haritadan bilemiyorum...
“beni hoyrat bir makasla ah eski bir fotoğrafta oydular”
oğlumun fotoğrafını istediler. tereddüt etmedim... sana getirirken tedirgindim... birbirimizin fotoğraflarına hiç bakmadık. albümün var mı doğan? Birbirimize günlüklerimizi hiç okumadık. geç arkadaşlık... geçkin arkadaşlık...
sende dostluk yok, sanki senin dostun da yok...
görkemli bir arkadaşlıkla dönmüş rulet...
özgür ozan
KIYIM
ezgi deniz’e
senin de kendi gözlerince bir haklılığın var
iptilaları taşlamak, evet belki en doğrusu
gecesin, yürüdüğüm yola hangi sokak dayanır
hangi sokakta yanar aşk içeren lamba
keşke size birer serçe armağan etseydim
sırça bir kelepçe ya da iplik, iğne
teğelle deseydim masamı kalemine
adın gibi biliyorsun sen de silme yokluk vardı
hep boğulduğumuz şişelerde, geçilmiş bir ser
hoş bir yanı var sekliklerinin de
tek ricam senden, beni horozdan bilme
ağızda çokça gevelenmiş bir atonal ezgiyi
sonradan söylerken kekelemek olasıdır, anladım
kıymak kökünden gelir kıyı
kendince bir küfrü var çekip gidişlerinin
al sancağa yapıştırılmış bir kıbrıs çıkartması
işgal dersin, ilhak dersin, muhakkak dersin
ne dersen de ayağında salladı bizi çok
çok emzirdi, ninniler de cabası, yine de
çimlere iliştirilmiş küçük kırmızı gemi
midir karşılayan seni, bir özerkliğin gizli
senin de, sesinde, benlerinde, şiirinde
bir dişil koruma sancısı, koruma sanrısı
sonrası çilek lekeli bir doğum tebriği
kalburun alt taraflarından sorumlu mavi tanrısı
böylece, ilk kez kekeledim söylerken bir şarkıyı
neyse, madem son slogandır artık eylemde
unutma, kıymaktan kıyı!
NEKROFİL HAVABASINCI - umut taylan
4/12/2007 tarihinde yazıldı.Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
umut taylan
NEKROFİL HAVABASINCI
~ Islanmışbul
Kimi terimler tehdit ediyor yalnızlığı
Kendi kulvarına sokulduğu mağarasında
Yitik yağmur eskiten rönesans erkeklerinin
Bıçkın, sarımtırak tenli erkeklerle
Mavi dudak emzikleriyle öpüştüğü bir gecede;
Kimi mektuplar ulaşmıyor hiçbir şehre.
Kimi yalnızlıklar da tehdit ediyor kişisel
Edimlere saklanmış, gizli örselenmiş
Gizli taciz edilmiş bedenlerin azametini
Dudakaralarında sakınan sevgililerin matemine!
Matem, kelimede isimsiz sızlayan kısa boylu
Bir meleğin kıyafeti; yırtılmış, buruk boynuna
Satanic kolyeler asan bir melek gibiyiz;
Bu melekler şehirleri taciz ediyorlar,
En olmadık yerleri nedense hep atom
En olmadık yerleri uvertür .
En olmadık yerlerinde tuhafsanması elzem
Ellerini yırtık kelimelerle eskiten,eskil
Geceliğini ayakdiplerinde silken; bu melekler
Kimi terimleri tanrı’ya peşkeş çekiyor.
İlk gelen emir;
‘oku’ değil - de - kurban et gibi geliyor
Bana. Zaten bana gelen ilk rahimde doğuyorum
Ben; elleri ayakları Islanmışbul olan sığlığa!
SABAHATTİN EYÜBOĞLU - türkân yeşilyurt
3/12/2007 tarihinde yazıldı.Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
