yeniyazı 3

9/12/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı



      ismail cem doğru

 

ANAHTAR

 

İstemem bir kozalak içinde büyümeyi birden

Durduğum yerlere evcil dilekler kadar yakın olmak istemem

 

“Biz gereğini yaparız” türünden arkası yazılmış bir aşk

biz gerekeni uygunsuz dileklerden umacak kadar yenik

ama yarımız sırlarının tutsağı, geri kalanlar kendine bir sır arar

Beklemenin de bir salıncağı var kalmadı yakınılacak bir yer

 

Biz sizi, size karşı birikince ararız; derlenin şimdi

 

İstemem, düşmesin beklemenin güzellikleri

Durduğum yerlere ilişen söylenceler bizi alıkoysun istemem 

 

Sonra bağımlısı da olalım beklemenin; kurşun haberleri

Beklemek için tutunduklarımızdan kopalım

“kavuşuruz diye ürküyorum” gibi cümleler hazırlayın

bir başına ayrılık için karşılıksız acılar toplayalım

 

İstemem bir ağlama aralığı kadar monarşi

Günlerin yarışı eşit koşullarla olsun, istemem

Belki süre gelir çalınmış yılların hatırları

Üstüme çökmüş denizlerle uyuşabilirim

 

İstemem bir köstebek kadar yerim olsun da derleneyim

Hazır şeylerden konuşsaydık tanıdık yaralardan, dahası

Hafif duruyor üstümüzde bir ölüme yüklenen anlam

“Az kalsın” diyorlar tüm kabullere “az” kalıyor durmadan

 

Ama anahtarımı kaybettim ki ne yazık, kapı da aramızda mahsur kaldı

 


      emel güz

 

KADIN CEVAPSIZDIR

 

ölünce insanın gittiği yer kendisi…

içimdeki ukdeyim, şiir çürütür…

artık görünmez sesimdeki neşe…

kırıldı hayat kasem, gidip döndüm erkekten…

 

uzattım rüyamı, rüyalara inandım…

saçlarımı okşayan yine benim ellerim…

yine ben okuyorum yazdığım bu şiiri…

bakışım kâğıda düşünce gördüm kendimi…

 

zamanın tavrı bulmak ve yanılmak…

beni ürküten şeyler şimdi ben oldu…

kiminle konuşsam hatırlamıyorum…

hangi soğuk buluşmada kırdım kendimi…

 

 

ruhumu aydınlatan geceden geçtim…

sabahın uyuyan erkek karanlığına…

makasa yalnızlıkla verdiğim cevap…

saçlarım uzar durur ayna karşısında…

 

 

kayıtsız yaşamam bundan, yitirdim!

inandığımı gördüm, öyle somuttu!

anladım dirildiğimi mide ağrısından!

ölünce insanın gittiği yer kendisi!

 

11 - nur peri

6/12/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı


nur peri

 

11

 

son kitabını görmeden gitmişsin, sanki gitmişsin gibi; gittiğin yeri nafile bilirmiş gibi... sahi hangi kitabını göremedin, kitap biraz da okur dili, hangi şiirini, hangi aforizmanı yazamadan gittin, diye düzeltmek gerek.

doğan, “hayat...” diye başlayan bir önermem olmadı, ama sanki hayat bir acıyı bir kez yaşatmakla yükümlü. sen ölünce sema mutlu öldü benim için. evet, o sema. senin sorduğun, benim anlattığım fotoğraftaki sema. oysa sen kayboldun, biraz kayıptın; artık aranamayacak, bulunamayacak birden bire...

o eve oğlumu getiremedim diye anneni görmeye gidemedim. bir acıysa senin ölümün, benim acım olmasa da bir tek annene sarılsam inanacaktım öldüğüne. şimdi arayamadığım, göremediğim ‘zaten’e sığındığım bir faniymişsin gibi kaçabildim senden. benim bildiğim senden kaçıldığı fikri... bir de kapkara, çukur, acı, siyah, yani zeytin, yani karanlık gözlerini unutmuş gibi badem kavuranlar... karslı olmak nasıl bir şey? memleketin kavruk delikanlılarına nazire gibi karın yaktığı, bilime selam eder gibi yanmış senin için... iç yanması, dış soğumasıysa eğer, bir bir toplatılsın o benim diyen seslerin mavisi. sanki ölen boncuk. mesut dertmiş meğer, edepli bir girdaptan sesleniyor sana... diri salih kendi öldü sanıyor. yakında kanatlanıp uçacak, ankayım, diyecek kendine, anan yokmuş gibi...

şeref’in isyanı kime bilmiyorum. ama telaşı seni yaşatmaya değer... bir ölüm iyiliğinden bahsediliyor senin hastalığında, bir de umut sendromundan, yakınlarını tehdit eden... şeref umudu uzatan, bahsedilemeyen hale talip, tıpkı kendi gibi. acısı kendine benziyor yakınlarının. ananınki benzemiyor; acı sığınacağı yeri aramıyor ki, misafirlik etmeye hevesi mi var ki bu kadar kapısı var... ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar...

ben bir iğne kaybetmedim, diyordu baba ocak... acı, yüzyıllardır hüküm sürdüğü bu dilde önüne evlattan başka şey katmamış ısrarla. arkadaş acısı, diye bir deyiş yok mesela. gönül yarası var... yara da nazlı bu bakımdan... kaybetmek başka bir şey... biraz da yaşayanla ilgili, içlisi de yok yani acının... kaybetmenin tezahürü anandan acı dileniyor...

babanı gördüm fakat... düğününe çağıracaktım sizi, dedi karacaahmet’te. bize bakıp bakıp bir terslik sezdiği belli. öyle bir dayanışma, bir kaynaşma, hep bir ağızdan sevme hali olmadığı besbelli. ancak düğününde bir araya gelebilecek şüphelileriz yani... baba için oğul kırkına dayanınca biraz da böyle... senin, benim babam için böyle... bir arkadaş muamması yaşattığımız. çetin varmış mesela... ben uydurduğunu düşünürdüm. ev ararken, çetin’e uğrayalım, diye ısrar edişini bile, hay allah başka bir semtte ev arayalım da çetin meselesini atlatalım, diye geçiştirmeye çalıştım ve direksiyonu kırdım; sen ısrar etmesen, şimdi o semtte oturmuş olmayacağız.

düğünde tanışmamanın bir şansı var. cenazen yoktu... yıkadılar seni; tabut diye yutturdukları bir şeyin içinde, yeşil bir arabada... ama seni gömmedik, yolcu ettik. ne tuhaf... şehrin orta yerinde yıkandık...

serdar çocuk oldu. sen çocuk oldun... “biliyor musun ölülerin gözleri puul puul oluyormuş” dedi çocuk sesiyle. sonra apar topar...

hepimiz kavak olsak da dikseler etrafına, serin tutar belki... mezar kavağı, kavak mezarı... kars neresi doğan? işaretlemek mi silmek mi lazım haritadan bilemiyorum...

“beni hoyrat bir makasla ah eski bir fotoğrafta oydular”

oğlumun fotoğrafını istediler. tereddüt etmedim... sana getirirken tedirgindim... birbirimizin fotoğraflarına hiç bakmadık. albümün var mı doğan? Birbirimize günlüklerimizi hiç okumadık. geç arkadaşlık... geçkin arkadaşlık...

sende dostluk yok, sanki senin dostun da yok...

görkemli bir arkadaşlıkla dönmüş rulet...

 

KIYIM - özgür ozan

5/12/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı


      özgür ozan

 

KIYIM

 

                                               ezgi deniz’e

 


senin de kendi gözlerince bir haklılığın var

iptilaları taşlamak, evet belki en doğrusu

 

gecesin, yürüdüğüm yola hangi sokak dayanır

hangi sokakta yanar aşk içeren lamba

 

keşke size birer serçe armağan etseydim

sırça bir kelepçe ya da iplik, iğne

teğelle deseydim masamı kalemine

 

adın gibi biliyorsun sen de silme yokluk vardı

hep boğulduğumuz şişelerde, geçilmiş bir ser

hoş bir yanı var sekliklerinin de

               

tek ricam senden, beni horozdan bilme

 

ağızda çokça gevelenmiş bir atonal ezgiyi

sonradan söylerken kekelemek olasıdır, anladım

kıymak kökünden gelir kıyı

 

kendince bir küfrü var çekip gidişlerinin

al sancağa yapıştırılmış bir kıbrıs çıkartması

işgal dersin, ilhak dersin, muhakkak dersin

ne dersen de ayağında salladı bizi çok

çok emzirdi, ninniler de cabası, yine de

çimlere iliştirilmiş küçük kırmızı gemi

midir karşılayan seni, bir özerkliğin gizli

senin de, sesinde, benlerinde, şiirinde

bir dişil koruma sancısı, koruma sanrısı

sonrası çilek lekeli bir doğum tebriği

kalburun alt taraflarından sorumlu mavi tanrısı

 

böylece, ilk kez kekeledim söylerken bir şarkıyı

neyse, madem son slogandır artık eylemde

unutma, kıymaktan kıyı!


      umut taylan

 

NEKROFİL HAVABASINCI

 

                                               ~ Islanmışbul

 

Kimi terimler tehdit ediyor yalnızlığı

Kendi kulvarına sokulduğu mağarasında

Yitik yağmur eskiten rönesans erkeklerinin

Bıçkın, sarımtırak tenli erkeklerle

Mavi dudak emzikleriyle öpüştüğü bir gecede;

Kimi mektuplar ulaşmıyor hiçbir şehre.

 

Kimi yalnızlıklar da tehdit ediyor kişisel

Edimlere saklanmış, gizli örselenmiş

Gizli taciz edilmiş bedenlerin azametini

Dudakaralarında sakınan sevgililerin matemine!

Matem, kelimede isimsiz sızlayan kısa boylu

Bir meleğin kıyafeti; yırtılmış, buruk boynuna

Satanic kolyeler asan bir melek gibiyiz;

Bu melekler şehirleri taciz ediyorlar,

En olmadık yerleri nedense hep atom

En olmadık yerleri uvertür .

En olmadık yerlerinde tuhafsanması elzem

Ellerini yırtık kelimelerle eskiten,eskil

Geceliğini ayakdiplerinde silken; bu melekler

Kimi terimleri tanrı’ya peşkeş çekiyor.

 

İlk gelen emir;

oku’ değil - de - kurban et gibi geliyor

Bana. Zaten bana gelen ilk rahimde doğuyorum

Ben; elleri ayakları Islanmışbul olan sığlığa!

 



türkân yeşilyurt

 

GÜLER YÜZLÜ BİR DENEMECİ: SABAHATTİN EYÜBOĞLU

 

“Montaigne’den el alan bir denemeci başka türlü düşünemez zaten. O da Montaigne gibi köhne inanışları, doğaya, akla aykırı alışkanlıkları, safsa-taları baltalıyor; dünya sevgisine, müspet düşünceye, geçekçi edebiyata yol açıyordu.”

Mustafa Şerif Onaran

 

Cumhuriyet dönemi yazarlarından Sabahattin Eyüboğlu (1908-1973), deneme-lerini Hakimiyet-i Milliye, İmece, İnsan, Kültür Haftası, Tan, Tanin, Varlık, Yap-rak ve Yeni Ufuklar gibi çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlar. Eyüboğlu’nun dene-melerinde işlediği konulara, belli başlı temalara, dil ve üslûba bakıldığında yüzü Ba-tı’ya dönük, ama gelenekle ilişkisini koparmamış, halkçı bir aydın olduğu görülür.

 

I. Tema

Sabahattin Eyüboğlu’nun denemelerindeki başlıca temalar şu başlıklar altında toplanabilir: Batı uygarlığı, yaşayan geçmiş, Anadoluculuk görüşü ve halkçılık anla-yışı. Halkçılık anlayışı ise halk kültürü, halk aydını ve halk dili biçiminde sınıflandı-rılabilir.

 

A. Batı Uygarlığı:

Fransa’da eğitim gören ve İngiliz edebiyatı üzerine incelemeler yapan Sabahat-tin Eyüboğlu Batı’yı yakından tanımıştır. Ayrıca Materlinck, Molière, Montaigne, Musset, Platon, Shakespeare gibi birçok yabancı yazarı dilimize çevirmiştir. Bu ne-denle dünya görüşü Batı felsefesine dayanır. Akılcı, maddeci, pozitif bilime dayalı hümanist bir tutumu benimser. Ancak Batı’ya körü körüne hayranlığı değil, Batı’ nın çağdaş değerlerini savunur. Batı uygarlığı ile halk kültürümüzü birleştirmeyi amaçlar. “Emperyalizm ve Kültür” adlı yazısında da Batı kültürünün millî değer-lerimizin bilincine varmamızı sağladığını ifade eder:

“Bizim Batı kültürüne yönelişimiz, Batılıların Yunan-Roma kültürüne yönelişleri gibi skolastikten kurtulup kendine gelmedir aslında. Hümanizme Batılıları, Batı kültürü de bize özgür ve bağımsız bir insanlık özlemi getirmiş, millî değerleri yok etmek şöyle dursun, özellikle bu değerlerin bilincine götür-müştür. Yüzyıllardır hor görülmüş halkımızın sanat gücünü kimler gün ışığına çıkardı? Kimler eşelemeye başladı topraklarımız altında uyuyan uygarlıkları? Selçuklu, Osmanlı anıtlarının bile tozlarını kim sildi? Batı kültürüyle yetişme-miş olanlar mı?”[1]

 

B. Yaşayan Geçmiş:

Sabahattin Eyüboğlu’nun her ne kadar yüzü geleceğe dönükse de geçmişle bağı-nı koparmaz. Sanat ve edebiyatta da sanatçı ve edebiyatçıların geçmiş birikimi değiştirip dönüştürmesi gerektiğine inanır. Bu bakımdan divan şiirinin bizim kla-siğimiz olduğunu savunur. Bu görüşünü “Yeni Türk Sanatçısı Ya da Frenk’ten Türk’e Dönüş” adlı yazısında şöyle dile getirir:

“Frenk klasiklerine benzememek divan şairlerimizin klasik sıfatına lâyık görülmemelerini gerektirmez. Biz kendi edebiyatımız için klasik deyimini, bir ulusun sanat zevkini kurmaya yarayabilecek eser anlamında kullanmalıyız. (Sadece Corneille, Racine anlamında değil).

Eski şairlerimizi içine almayan bir klasik tanımına hiçbir Türk şairi girmez. Hiçbir Türk şairini içine almayan bir klasik tanımı da hiçbir mantığa girmez. Bizim “klasiğimiz yoktur” demek, bizim edebiyatımız yoktur, dermektir. Ede-biyatımız yoksa biz de yokuz.”[2]

 

C. Anadoluculuk Görüşü:

1950’li yıllardan sonra ortaya atılan Sabahattin Eyüboğlu’dan başka Halikarnas Balıkçısı ve Azra Erhat’ın da savunduğu Anadoluculuk görüşüne göre Türk kültürü-nün kökenlerini Orta Asya’da aramak, Batı kültürünü örnek almak yanlıştır. Gerçek Türk kültürü, tarih boyunca Anadolu’da yaşamış halkların kültürlerinin bir sentezi-dir. Batı uygarlığının temeli kabul edilen Yunan uygarlığı, aslında Anadolu’da do-ğup, gelişmiştir. Bu bakımdan İlkçağ Anadolu uygarlıklarına akılcı, maddeci, pozitif bilime dayalı bir açıdan hümanist bir tutumla yaklaşmalı, Anadolu’daki bütün kül-türler benimsenmelidir. Eyüboğlu, “Bizim Anadolu” adlı yazısında bu görüşünü şöyle dile getirir:

“Bu memleket bizim olduğu için bizim, fethettiğimiz için değil. Aramızda dışarıdan gelmeler çoğunluk olsa bile -ki değil elbette- kaynaşmış, halleşmiş hepsi. Fetheden de biziz artık, fethedilen de. Eriten biziz, eriyen de. Biz bu top-akları yoğurmuşuz, bu topraklar da bizi. Onun için en eskiden en yeniye ne var-a yurdumuzda öz malımızdır bizim. Halkımızın tarihi Anadolu’nun tarihidir. Paganmışız bir zaman, sonra Hıristiyan olmuşuz, sonra Müslüman. Tapınakları kuran da bu halkmış, kiliseleri de, camileri de. Bembeyaz tiyatroları dolduran da bizmişiz, karanlık kervansarayları da. Kâh bozkıra çalmışız, kâh mavi denize. Sayısız devletler, medeniyetler bizim sırtımızda yükselmiş, bizim sırtımıza çökmüş. Yetmiş iki dil konuşmuşuz Türkçe’de karar kılmazdan önce. Hepsinin tadı kalmış damağımızda. Aylarımızın, günlerimizin, köylerimizin, kentlerimizin adlarına bakın. Ne değişik eller, ne değişik halk oyunlarında tutuşmuş, ne horonlara, ne halaylara girmişiz. Doğuyla batı sarmaş dolaş olmuş bizim içimizde. Ya o ya bu değil, hem o hem buyuz biz.”[3]

 

D. Halkçılık Anlayışı:

a. Halk Kültürü:

Sabahattin Eyüboğlu’na göre sanatçı ve edebiyatçıların halktan öğrenmesi gereken birçok şey vardır. Bu nedenle halk oyunları, halk türküleri, halk bilmeceleri gibi kaynaklara gitmelidirler. “Halk Kavramı” adlı yazısında da halk ile aydın, sanatçı ve edebiyatçılar arasındaki farkları ortaya koyar:

“Halk karagözü yapmış, biz o cıvık operetleri; halk Yemen türküsünü söylemiş, biz o yapışkan, o ağlamış şarkıları; halk alçak gönüllü ustalar yetiştirmiş, biz burnu Kaf dağında üstatlar; halk Türkçe gibi bir dil yapmış, biz geçenki gibi bir kongre; halkın atasözleri var, bizim bin bir tuhaf vecizemiz.”[4]


b. Halk Aydını:

Sabahattin Eyüboğlu’na göre aydın ve halk, diğer bir deyişle Prospero ve Kaliban diye iki ayrı dünya yoktur. Ancak “İstanbul aydını” ve “halk aydını” olmak üzere iki farklı aydın vardır. Kendi aralarında yaşayan, halkın anlamadığı bir dille konuşan, kendini beğenmiş “İstanbul aydını” yerine “halk aydını”nı savunur. “Halk aydını”nın temel özelliklerini “Halkın Anladığı Aydın” adlı yazısında şöyle sıralar:

“Kendini bilmek, dünyayı bilmek, bilmediğini bilir görünmemek, bildiğini mertçe, cömertçe yaymak, bir de, bizim bilhassa bizim için, bu memleketin her yerinde, her zaman, her aydın kişiyi bir ömür boyu doyuracak iş, bilgi ve sevinç kaynağı bulunduğuna inanmak.”[5]


c. Halk Dili:

Sabahattin Eyüboğlu, Türkçe’nin millî bir kültür dili olabilmesi için halk dilinin, başka bir deyişle konuşma dilinin bilim, felsefe ve edebiyat diliyle birleşmesi gerektiğine inanır. Bu inancını “Dil Üstüne” adlı yazısında şöyle ortaya koyar:

“Halkın konuştuğu dille, bilim, felsefe ve edebiyatın dilini birleştirmek, başka bir deyimle düşündüğünü konuşur gibi yazmak, ilk işi olmuştur, Avrupa’da aydın kişilerin. Orada millet şuuru bu birleşmeyle doğmuş, bu birleşmeyle edebiyat kısırlıktan kurtulmuş. Rönesans dedikleri davranış bir bakıma halk dilinin yazı dili olması demektir. Değil ileri aydın gençler, atılgan yazarlar, ister istemez ağır adımlarla yürüyen akademiler bile konuşulan dilin ardına düşmüşler, lûgatlerini, gramerlerini yalnız halktan ders alarak yazmışlar. Bizim Batı kültüründen alacağımız ilk ders de, bu olmalı değil miydi?[6]

 

II. Konu:

Sabahattin Eyüboğlu denemelerinde ağırlıklı olarak dil, edebiyat ve sanat konularını işlemekle birlikte resim, heykel, mimari, sinema, tiyatro ve folklor konularına da yer verir.

 

III. Dil ve Üslûp:

Sabahattin Eyüboğlu, sade ve yalın bir dille söyleşiye yakın bir üslûpla yazar. Yer yer başka yazar ve şairlerden alıntılar yapmakla birlikte düşüncelerini daha çok düz bir biçimde, doğrudan doğruya aktarır.

 

 

KAYNAKLAR:

Sabahattin Eyüboğlu, Mavi ve Kara, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1999, İstanbul (ilk baskı 1961).

Sabahattin Eyüboğlu, Sanat Üzerine Denemeler, Cem Yayınevi, İstanbul, 1974.              

Hüseyin Atabaş (haz.), Türkiye’de Eleştiri ve Deneme, Tömer Yayınları, Ankara, 2001.



[1] Sabahattin Eyüboğlu, Sanat Üzerine Denemeler, Cem Yayınevi, İstanbul, 1974, s.170-171.

[2] A.g.e., s. 15.

[3] A.g.e., s. 9.

[4] Sabahattin Eyüboğlu, Mavi ve Kara, s. 14.

[5] A.g.e., s. 50.

[6] A.g.e., s. 39-40.

 


      nursel türkemiş

 

ANADİLİ NEDİR KELEPÇELERİN

 

Çardağa çizilmiş militan eskizleri erguvanların
Şeker begonyaların kahkahaları karantinada
Sütuna tırmanıyor karakalem daha çok eflatun
Bakışlarım pastel kokum tiner ellerim yağlı boya
Soluğumdaki esrar çalınmış dumanları dağların
Dokunmayın!.. mahpus şekli var tuvaldeki saksıda

Saksıdaki yüz benim geceleyin susar ha bire susar
Umudun pastili yoksulluğum erir kalbimin altında
Yıldızlarda sınırım dörtgen değil altıgen dört duvar
Usulca yere indi asla kaymadı polen yağmurları ışığın
Kapsülü patlıyor postmodern dizelerin kafakâğıdımda
Demirlere şiir nasıl yazılır anadili nedir kelepçelerin

Kursağımda doyurdum sokaktaki düş çocuklarını
Kanatlarıyla sesini getirdiler işkenceye uğramanın
Uzak özgürlüğüm serçe öldüren bir damla gözyaşı
Parmaklarımdan değil parmaklıklardan yazmalıyım
Eyyy öksüzlüğü emziren şiddet anlat kanı nasıl sağdığını
Tükürür gibi besliyor bebeleri senin sütsüz memelerin



MİLAT - fetih doğru

1/12/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı


      fetih doğru

 

MİLAT

 

Sonra ne gül ne bahçe ne toz

Bekleneni efilderken pencerede bir tül

Ne gelen ne giden ne kalan ne talan

Bir ağca karanlıktı, bir akça kar anlık

Kesik kesik de bir sabahı gagalıyordu bir horoz.

 

Ama ne sonra ne daha sonra ne son sonra

İsa da buradaydı asa da Musa da

Bir kin tutamacı anıtı dururdu bir çarmıh

Esvap da solduydu -kederlere bir dil olan-

Bir tek hücreli asi de buradaydı o suda.

 

An bitti biteli bir deli

İçkindi bir kuyuya bir taş atmanın bedeli

O kırk kişi çıkardı o kırk dişi menfaati

Sevişti durdu sonra sarı

Çöl sabrından deniz uman bedevi.

 

Kaç bin yıl yaptık durduk bunu;

Ayrıldık, incittik ve öldürdük birbirimizi...

Ya ne değişti?

 

Öyle ya,

Eskisi maymun olan etnografyayız,

Ha bir cüceyi incittik

Ha bir devi…

 


BERDELACUZ - hulki can

30/11/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı


hulki can

 

BERDELACUZ

Tipol’e

 

“Onlar rüzgârla sürüklenen yağmursuz bulutlar; iki kere ölmüş, kökünden sökülmüş,  meyvesiz sonbahar ağaçları; kendi  ayıplarını saçan denizin vahşi dalgaları; başıboş yıldızlardır. Onlar için sonsuza dek koyu karanlık ayrılmıştır.”

(İncil, Yahuda’nın Mektubu 12, 13.)

 

Bazen çok uzak bir yüzyılda uyanmanın sevinci ve erinciyle başımı yastı-ğa gömüp gözlerimi kapatıyorum. Gökkuşağının moröte ve kızılöte çakımı, güneşin kıvılcımı, dalga sesi, dışarık sesler, saat tıkırtısı azalıyor. Uzun kuyruklu kedilerin kovaladığı, lunaparkların tırtılımsı, yeşil, kırmızı, mavi, sarı uçanarabaları geçiyor. Atlıkarınca aynalarının pırıltılı bükeylerinde görülen bir düşten artakalan gizemli bir ışıkta birden karşıma dikiliyor.  Saçından ço-cukken kesilmiş  örgü demeti sararmış patiska bir zarfın içinde çekmecede saklı...

 “Artık şiirlerini yollama bana. Onlarda ellerin yok, kokun yok. Elsiz, ayaksız şiirleri ne yapayım ben?” Böyle dediğim için kıkır kıkır gülüyor. Sonra gülümsüyor ve çok bilmiş  adımlarla yanıma sokuluyor. “Sen ne kadar yalnızsın,” diyor. “Sen yalnızsın. Tek başınasın; bu çoğulluğun içinde tekil, ağır bir hüzün gibi duruyorsun.”

Şaşırıyorum. Beni olduğum gibi okuyor. Demek ki tüm kapılarım açık-mış. Kalkıp kaçmak istiyorum, ama ayaklarıma güvercinler konmuş. Hatta yuva yapmışlar. Kıpırdayamadan duruyorum. Çok soğuk bir esintinin ürpertici dikenleri içimi kazıyor, kanatıyor, acıtıyor; el ve ayaklarım buz kesiyor; tırnakları kemirilmiş, derisi yarılmış parmaklarımdan arsız küçük ağızlar sırıtıyor; eski bir şilep gibi bodoslama yalpalıyorum. İşte bu kocakarı soğukları denilen Berdelacuz. Hava bunun için bu kadar soğuk ve yakıcı ayaz var...

Birden kapı vuruluyor. Tek bir vuruş. Deli gibi fırlıyorum yerimden.  Kapının üst eşiğinde mor-kızıl bir yüz beliriyor. “Ben yıldız birleştiren.” O geldi. “Elinde buzdan bir asa, omuzlarında ak saçlar...” Hayır kimse yok. Fırtınada savrulan süprüntü, çalı, dal veya kapıya çarpan aylak bir köpek, kedi, kuş her neyse... Gelen o değil... Tekrar sırtüstü uzanıyorum kanepeye. Tam dalmak üzereyken, gerçek ile gerçekdışını ayıran o ince geçiş anında, iplik kopmak üzereyken, bu kere böğrüme denk gelen bir darbeyle yerimden sıçrıyorum. Bakınıyorum... Aranıyorum. Kimsecik yok. Kalkıyorum. Oda bomboş. Mutfağa doğru giderken kesif bir gaz kokusu duyuyorum. Mutfağa gaz dolmuş! Demliğin ateşi pencereyi kapatırken esintiyle sönmüş, boyuna gaz çıkıyor! Ocağı telaşla kapatıp tüm camları açıyorum. Dondurucu bir hava içeri akıyor. Zehirlendim mi yoksa? Hayır, yavaş yavaş bulantı azalıyor...

Oturduğum evin çaprazında, sokağın karşı tarafında, hiç açılmayan ahşap bir kapı var. Üzerinde belli belirsiz “dikkat köpep var” yazan, tahtaları çürümüş, yosun tutmuş, menteşelerin kahverengi pası akmış bu gizemli kapı beni bu “köpep” sözcüğü yüzünden hem güldürüyor, hem korkutuyor. Kapının arkası bilinmez burgaçların fırdöndüğü, yasak, tekinsiz, tahta perdeli büyük bir bahçeye açılıyor. Toprak sahibi kadın İstanbul’da oturur ilçeye hiç gelmezmiş. En sıcak yaz günlerinde bile o kapının önünden geçenler orada süreduran o elgin sessizliği, yayılan ağır bunaltıcı kokuyu, o boğucu serinliği hissederek için için ürperirler...

Sokak epeyce geniş olmasına rağmen evler birbirine o kadar yakındır ki aralarında doğal dehlizler oluştururlar. Yarım yamalak çit, şimşir ya da duvarla ayrılmış bulunan bu geçenekler renkli çamaşır, eski bisiklet, bidon,  çamaşır sepeti, odunluk, kömürlük,  yemek kokuları, kalın kollu, kart sesli, şiş bacaklı karı, pijamalı götgöbek herif ve tepişken veletlerle doludur... Çalgı dımbırtısı ve türlü nağmelerin karmakarışık harmanlandığı her girinti başka bir ortamın eğlenceli-gergin gizemini taşır. Kedi miyavlamalarına bebelerin viyaklamaları karışır. İki üç katlı, birbirine benzemez, altı kaval üstü Şişhane, değişik renklere boyanmış yapıların oluşturduğu bu kargacık burgacık dar geçitlerin ta ucundan belli belirsiz mavi bir denizin şen pırıltısı görülür. Bu hiç ulaşılmayan, yakından bakılmayan, sesi fırtınalı gecelerde duyulan, yaşlı-ların gidip ayaklarını soktukları, büyüklerin çimmeye gittiği, ergen gençlerin de sahil boyunca cinsel içtepilerini ayçekirdek kemirerek bastırmaya çalıştığı bir denizdir. O son büyük zelzelede denizden parlak bir ışık yayıldığı, dev bir sütunun yükseldiği, ıslık sesi gibi bir ses duyulduğu, hatta hortum görüldüğü, üst kat balkonların birbirine çarptığını söyleyenler bile oldu. Güya site bekçisi  birden salınıp uçmuş gitmiş, sabahleyin tepe taklak gömülü cesedi kumsalda bulunmuş: Sadece tek ayağı dışarıdaymış...

İşte o büyük depremden günlerce gün sonra, üçüncü ayın yirmibirinci güneşi doğduğunda, şiddetle cama çarpan yağmuru izlerken, birden o kapının kütdedenek açıldığını ve sarkık burunlu bir kocakarının koşar adım dışarı fırladığını gördüm. Alnında üçüncü bir göz vardı. Gördüğümden eminim. Ardınca bir sıçan sürüsü de onu izliyordu. Kirli, solgun perdeleri açarak ayağa kalktım. İşte bu o idi. Çirkin, üç gözlü, elindeki bohçayla kapıyı itekleyip partal paçavralarını savurarak, pencereme doğru bir bakış fırlatıp vızıldayan rüzgârda Kargasekmez yönünde kayboldu gitti.

Çok soğuk bir sabahtı. Bu ilçeye taşındığımdan beri herkes benim yarı deli olduğuma inanmış ve sonunda bir deli dokunulmazlığı kazanmıştım. En garip davranışlarda bile bulunsam sanki kimse umursamayacak gibiydi.  Küçük kızlar bir sakalıma, bir at kuyruğu saçıma bakarak birbirlerini dür-tükleyip muzipçe fiskoslaşır, yaşlılar ağız açık kımıltısız gözlerle bön bön bakarlardı. Ama şu an bunları düşünmenin zamanı değildi işte. Kedim bu kış başı kaybolmuş ve çocuklar onu hep o bahçede gördüklerini söylüyorlardı. Çayımı bitirmeden, tabaktaki kuru böreği aceleyle çiğneyip terliklerle evden fırladım. Sokakta in cin top oynuyor, öfkeli yağmurun damlardaki şakırtısı uzayıp gidiyordu. Kapıya ulaşana dek sırılsıklam olmuştum.

Aralık kapıyı itip içeri daldım: Birkaç bodur, kurumuş, çıplak incir ağacı vardı ve eğilmişlerdi. Bahçenin içi çürük lahana,  deve dikeni, iri taş, çukur, tümsek ve eğrelti otlarıyla kaplıydı. Ben sağa sola bakınırken bu ara rüzgâr değişmiş, daha sert esmeye başlamıştı. Yağmur sulu kara dönüşüyordu. Üşümüştüm. Dişlerim çarparak kuru dal ve otların içinde kaybolmuş, kepenkleri sıkıca kapatılmış barakaya doğru yöneldim içgüdüsel bir ürküyle. Baraka büyük bir asma kilitle sımsıkı kapalıydı. Kilidi zorlarken elimi kanatmış, ayağım da ılık bir pisliğe gömülmüştü. Kulak kabarttım: içeriden çürük yumurta kokusunu andıran bir koku geliyordu; bir de yılanın toprakta süzülürken çıkardığı sesi andıran bir hışırtı ve bir zincirin sürtünmesi duyuluyordu sanki...

Otların içinde, iki büklüm, hiç kıpırdamadan, nefesimi tutmuş bir durumda ne kadar kaldığımı bilemiyorum ama aklımı durduran ve yüreğimi ezen dehşetengiz bir korkunun etkisiyle kendimi çılgıncasına sokağa attım. Yolun tam ortasında olduğumu ve üzerime doğru hızla bir karartının geldiği-ni son anda fark ettim. Son bir çabayla kendimi kaldırıma savurdum, ya da, karartı hızla bana çarpıp beni savurdu. Ağır çekim bu savruluş o kadar uzun sürmüştü ki bir an hiç yere düşmeyeceğimi sandım...

...Saatler geçti. Bilinç göknoktasına tırmanan güneşle birlikte toz duman bulutların arasında bir görünüp bir kayboldu. Caddeler, sokaklar tenhalaşmaya, sesler seyrelmeye başladı. Yolları, avluları, parkları kapladı gece... Sonunda sessizliğe gömüldü kent. Yine saatler geçti. Ama zaman geçmedi. Zaman sinsi ve aymaz planlarını tasarlamaktaydı... Uyuklayan ama bir türlü uyuyamayan, acı çeken, gizlice gözyaşı döken, dua eden, Tanrı’ya başkaldıran, altına kaçıran, iri gözbebekleri deli deli bakan, lanet eden yaşlıların, ölümü bekleyen bir deri bir kemik hastaların günlerini gün edemediği hastanenin üzerinden sessizce akıp gitti gece...

Kendime geldiğimde sabah oluyordu. Evsiz, kimsesiz, işsiz, tek bir seveni ve sevileni olmayan insanlara mutsuzluk, acı ve hüzünler getiren, hastanelerin arka kapılarından bolca ölülerin çıktığı, sıkça cenazelerin kalktığı, gömütlerin dolup taştığı o donuk, dondurucu, yontu yüzlü sabahlardan bir sabah sökün etmişti...

Hiçbir şey anımsayamıyor, çevremdeki pak ve akçıl boşlukta uzayan, yüzen yüzlere, kafalara bakıyordum. Bilincimde bir yay, ya da, bir zemberek yerinden fırlamış, zaman sürelgesinde bir kopukluk oluşmuştu. Kimseye o yağmurda terliklerle sokakta ne aradığımı anlatamadım. Bana çarpan araç  hiç durmadan yoluna devam etmiş, kim olduğu bulunamamıştı. Görgü tanığı yoktu...

İşte aradan bunca gün geçtikten sonra sana bunları yazmamın nedeni artık fazla zamanım kalmadığındandır. Yanına gelip yüz yüze konuşmak istiyorum, ama olmuyor. Doktorlar belkemiğimde hasar olduğunu, iki bacağımın da kırıldığını söylüyor. Sağ gözüm bulanık görüyor... Gücüm biraz daha yerine gelsin mutlaka gidip o bahçeye yeniden bakacağım...

Ama olmadı. Ben karar verene kadar gece geç vakit hızla esen bir lodosta elektrik telleri kopunca otlar tutuşmuş ve tüm mahalleyi tehdit eden bir yangın çıkmıştı. Öyle bir harlı ateş vardı ki benim evden bile sıcaklığı hissediliyor, büyük bir homurtu duyuluyordu. İtfaiye gelene dek baraka, tüm ot ve ağaçlar yanıp kül olmuştu. Yangın bittikten sonra bahçeden gelen insanın genzini tıkayan o yanık ve kül kokusu aylarca geçmedi.

Kocakarıyı bir daha görmedim. Ama mahallenin simitçisi geceleri tuhaf giyimli bir yabancının sokaklarda dolaştığını birkaç kez gördüğünü söylüyordu. Yine bir gece, çılgın bir poyrazda arka sokaktaki kurumuş çam ağacı bisikletten bozma camekânlı arabasının üstüne devrilmesin mi? Öyle bir çatırdı ve şangırtı kopmuştu ki enikonu zelzele oluyor sanmıştı. Araba kulla-nılamaz duruma gelip paramparça olmuş, simit ve poğaçaları köpekler kapmıştı. Ağaç saatler süren uğraş sonunda vinçle çekilerek götürüldü. Hurda-haş arabacık da mıncık mıncık  sokakta kalakaldı, sonra çöp kamyonu alıp götürdü.

Simitçimiz birkaç gün şallak mallak ortalıkta dolaştıktan sonra bir  akşam, karısının tüm yalvarmalarına karşın, tek bir söz etmeden, üç şişe votka almış, bunu birayla doldurduğu bir kovaya tepeleme boca etmiş, bir leğen dolusu balıkla sabaha kadar mangal yaparak kafayı çekmişti. Sabah  ağzında ekmek ve balık parçalarıyla çatlamış leşini bulduklarında yüzü simsiyahmış ama güler gibiymiş. 

Kocasının daha kırkı bile çıkmadan yeni bir yaşam ve güzel bir ev hayal etmeye başlayan uzun kirpikli dul karısı da “benimle evlenir mi” diye bana haber salmasın mı? Az kalsın görüşmeye gidecektim de iyi saatte olsunlar  acayip tozutmuş, uçandaire falan görüyormuş! Emekli maaşını aldığında “defol be, defol be!” diyerek balkondan aşağı saksıları, evdeki kap kacağı atmaya başlamış. Bir saksı tam bir çocuğun yanı başına düşmüş! Diş etleri de tuhaf bir illetten uzamaya başladığından dişlerinin çoğu dökülen dulu konu komşu zaptedemeyince önce jandarma gelmiş, sonra da bir cankurtarana konularak apar topar götürmüşler.

İşte koca yaz böyle geçti. Aslında o sonsuz gibi görünen yaşam da geçmiş, geçiyor, bitiyordu. Birileri ölüyor, birileri doğuyordu... Hayır, aslında şöyle demeliydim: Birileri nalları dikiyor, bir sürü piç de anasının amından fırlıyordu. İşte o zaman, el daha bir buruşuyor, leke çoğalıyor, yüz asılıyor, dişler gıcırdıyordu. Tüm dünya beşik gibi sallanıyordu. Daha dün sabah yeni bir yer sarsıntısı olmuştu.

Bulutların deviniminden güzün yaklaştığını anlayabiliyordum. O güz ki geldiğinde rahat yürek titreyecek, toprak kabaracak, kopil çığlık atacak, ölüm ve salgın ağır bastıracak, uykusuz gece sürecek, beniz sararıp solacak, savaş çıkacak, ceset taşınacak, ağıt sesi yükselecek, fare çoğalacak, evi haşarat basacak, nazar boncuk çatlayacak...

Şunu bilesin ki, o cadaloz karı hâlâ peşimde. Tarçın’la birlikte sarsak adımlarla her sokağa çıkışımda köşe başlarından, bahçelerden, aralıklardan, manifatura, züccaciye, tuhafiyecilerden sessizce izlendiğimi, gözetlendiğimi sezinliyorum. Tarçın da onun varlığını sezerek huysuzlaşıyor, saldırmak ister gibi tasmasına asılıyor, ağlamaklı sesler çıkarıyor. Tam bana yabasıyla vuracak iken bir melek araya giriyor ve onu engelliyor sanırım. Yoksa beni çoktan yakalar, bastonumu kırıp beni yere düşürürdü...