1

yeniyazı 2

15/9/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

 

 

doğan ergül

BİR ŞİİRİN SON DİZESİ


 

fatmagül berktay

DUYGU ASENA YA DA KENDİ ADINI

KOYMAYA CESARET ETMEK

 


ceyhun tuna

LEKE

 

şakir özüdoğru

Z’ TEDİRGİNLİK

 

yavuz türk

AYNA

 

erkan ırmak

YUSUF ATILGAN, AYLAK ADAM

 

leyla karaca

KİBRİT-İ AHMER

 

   a. barış ağır

ATEŞE BAKARKEN KAÇ YILLAR GEÇMİŞ

 

zafer çakır

SAVKI “ölene adanan” [1]-[2]

 

yaver umman

TARİH/HİRAT

 

cansu denizman

KAN-IT

 

ahmet uruk

       KİTAPSIZLAR


doğan ergül*

 

BİR ŞİİRİN SON DİZESİ

 

burada sabah akşam donmuş bir denizi taşlıyoruz

taşladıkça taşıyor deniz

çocuklar oyunda hile yapan arkadaşlarına

ceza olarak bir parça bu denizden veriyorlar

akasyalar ve barbunlar bir aradalar

ortaçağ anlatıları satıyor uzun yol şoförleri

mola yerlerinde...

durup ay’a bakıyor kediler ve köpekler

dolunay akşamları...

mardinli bir gece istiyor âşıklar hafta içleri

ve haftasonları italyan rönesansı hakkında konuşuyorlar...

mahalle bakkalı yaşlı adam boyuna bir ağacı yontuyor

biz anlıyoruz ki aşk soyunan bir şehirdir

susuyor ve balkanlar ve ötelerinde yazılmış

bir şiiri söylüyoruz ege ağzıyla...

kadınlar geçen kıştan,

kardan sözediyor şiirin sonunda

biz anlıyoruz ki erimek eski bir şiirin son dizesidir

atları içeri çekiyorum ve üstünü onlarla örtüyorum

şimdi daha serin terliyorsun

bu iyi bir mevsim gibi geliyor sana

ben dolu vurmuş bir tarlada üstüm başım ay

bir filmde oynuyorum... tanışmamışız daha!..

kalçalarını istiyorum denizi geçmek için...

 



* 20.03.1968’de Kars’ta doğdu. İlkokulu, Gazi Ahmet Muhtar Paşa İlköğretim Okulu’nda; ortaokulu, Koçköy Ortaokulu’nda okudu. Bursa Yıldırım Beyazıt Lisesi’ni bitirdikten sonra Yıldız Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden 1992’de mezun oldu. Şiir ve yazıları; İskenderiye Yazıları, Şiir Oku, Başka, Üç Nokta, Öteki-siz, E, Islık, Şiiri Özlüyorum, Şiir Ülkesi, Yaratım, Akatalpa, Gösteri, Sanat ve Hayat, Sınırda, Varlık, Yazılıkaya, Andız, Taflan, Sonra Edebiyat dergilerinde yayımlandı. Aşkın ve Suların Öğleni (Babil Yayınları, Ocak 2005) ve Uykulu Yağmur (Yitik Ülke Yayınları, Haziran 2007) adlı iki şiir kitabı bulunan Doğan Ergül, 2 Haziran 2007’de İstanbul’da vefat etti.

Bu şiir, şairin ilk kitabından alınmıştır.

fatmagül berktay*

 

DUYGU ASENA YA DA

KENDİ ADINI KOYMAYA CESARET ETMEK

 

 

Duygu Asena bir öncüydü. Bütün öncüler ve dünyada bir fark yaratmak için mücadele edenler gibi, yaşamı hem dopdolu ve zevkli, hem de zor oldu. Ama gerçek bir öncü olarak, bu zorlukları -üstelik zerafetle- aşmasını bildi ve her ne kadar “kadının adı yok” dese de, sonuçta kendi adını koymakla kalmadı, başka kadınların da kendi adlarını koyabilmelerine yardım etti.

Bir şeyin adını koymak, onu tanımlamak, eşitsiz iktidar ilişkilerinin varolduğu bir toplumda bir güç gösterisi, bir iktidar/egemenlik edimidir. Hele kadınlar söz konusu olduğunda kökleri binlerce yıl geriye giden bir iktidar edimidir bu. Erkeklerin zihnini en fazla meşgul eden konuların belki de başında “kadın nedir?” sorusuna yanıt bulmak gelir. Gerçekten de erkeğe göre, kadın öylesine farklı, yabancı ve gizemli bir yaratıktır ki, onu anlamak için özel bir çaba harcaması gerekir. Bu çabayı harcasa bile, gene de başarılı olacağı kuşkuludur, çünkü zaten “kadın, deniz gibi” değil midir? Ne yapacağı hiç belli olmaz; hem ele avuca sığmaz, hem de her an değişebilir. Erkek-egemenliği bu “başarısızlığı” aşabilmek ve bu bilinmeyen, dolayısıyla da ona ürkütücü ve yabancı görünen yaratığı evcilleştirip ona hükmedebilmek için, bütün muktedirlerin yaptığı gibi, kadınları çeşitli kalıplar içine sokarak tanımlar, onlara “ad koyar”. Böylece kadınların nasıl olmaları ya da olmamaları  “gerektiğine” egemenler (erkekler) karar verir ve onları klişeler içine hapsederler. Bu klişeler, kadınların bireysel insani özelliklerini ve farklılıklarını dikkate almayıp tek bir kategori içinde dondurdukları gibi, kendi içlerinde de çelişkilidirler. Kadınların aynı anda hem iyi, hem kötü; hem kutsal (anne), hem bayağı (fahişe); hem melek hem de şeytan oldukları öne sürülür. Ama bütün bu çelişkilerine karşın gene de bu klişelerin değişmeyen bir ortak özellikleri vardır: Kadın daima erkeğe göre ve onun bakışaçısından tanımlanır. Bu eril bakış, kadınları bireysellik ve öznellikten yoksun bir nesneye dönüştürür. Böylelikle kadın, özgür cinselliğinden ve arzusundan da yoksun kılınmış olur.

Kadın ile erkek arasındaki varolan biyolojik farklılığın, bir toplumsal farklılığa dönüştürülüp eşitsizliğin ve erkek egemenliğinin meşrulaştırıcı gerekçesi yapılması, neredeyse uygarlığın kendisi kadar eskidir. Kadını doğa ve beden, erkeği ise kültür ve akıl ile özdeşleştiren bu anlayışa göre, erkekler ölümsüz kültür ürünleri yaratırlarken kadınların yazgısı yalnızca ölümlü bedenler (çocuk) yaratmaktır. Bu cinsiyete dayalı işbölümü, erkek ideolojisine göre hem doğa hem de tanrı yasasıdır ve zinhar değiştirilmemelidir. Binyılların ötesinden günümüze ulaşan ve dolayısıyla zamana karşı en dayanıklı ideolojik kalıp olduğunu kanıtlayan bu anlayış, aynı zamanda, kadınların toplumsal olarak denetlenip “hadlerini bilme”lerinin sağlanması için bastırılmalarının da gerekçesini oluşturur. Çünkü kadını, “biyolojisi ve doğası gereği” üreme işleviyle sınırlandıran görüş, erkeğin en derine işlemiş korkusunu somutlaştırır: Kendilerine tanınan yeri ve sınırları aşmayı ve erkek denetimini kırmayı başaran kadınların erkek egemenliğine verebilecekleri zarar ve yıkımdan duyulan korku! Dolayısıyla, kadınların kendilerine dayatılan sınırlar içinde kalmaları, ister gönüllü olarak (erkek değerlerini içselleştirerek), isterse zor yoluyla orada tutulmaları, erkek iktidarı açısından canalıcı bir sorundur. İşte bu nedenledir ki, “haddini bilip” erkeklerin tanımlamalarına hapsolan kadınlar melek, iyilik ve kadınlık timsali olarak adlandırılıp yüceltilirken, kendilerine zorla dayatılan kalıpları kırıp sınırları aşanlar da, dönemine göre, “lanetli havva”, “cadı”, “fahişe”, “meşum kadın” ya da “feminist” olarak damgalanıp aşağılanmaya, böylece kadınların çoğunluğu verili sınırlar içinde tutulmaya çalışılır.

İşte Duygu Asena, tam da böyle bir sınırları aşan “haddini bilmez” kadın olduğu için, erkek egemenliğince tanımlanmayı reddedip kendi adını kendisi koymaya kalkıştığı için, üstelik bunları başka kadınlarla paylaşıp onları da “baştan çıkardığı” için, erkek iktidarının baskısına maruz kaldı. Bu iktidarın kurulu düzen yüzü, Kadının Adı Yok kitabını “muzır neşriyat” sayarak yasakladı; gazeteci yüzü, onu fazla “serbest” bularak işinden kovdu; sözümona aydın yüzü ise onu “karı kuvvetleri”nin lideri ilan etti (Can Yücel’in Asena’ya yönelik kendini bilmez galiz sözlerinin bugün bile internette dolaşıp “amma âlem adammış” nitelemesiyle karşılanması utanç vericidir). Ama, Ahmet Altan’ın deyişiyle, “kötü kadınların kötü önderi” Duygu Asena, kendi adını koymakla, yani kurulu eril düzenin kalıplarını aşarak arzularına ve ilkelerine sahip çıkıp kendisini gerçek bir özne kılmakla kalmadı, hayatıyla somutlaştırdığı bu olanağı başka kadınların da kullanabilmesini sağladı. Kadınca dergisi, kadınları birer tüketim nesnesi kalıbına hapseden ve kendilerini sürekli erkeklerin bakışının prizmasından  geçerek çarpıtılmış imgeler olarak algılamalarını teşvik eden günümüz popüler kültür dergilerinin aksine, kadınları, başkaldırmaya cesaret ederek kendi kimliklerini tanımlama mücadelesine çağırıyordu. Asena’nın bütün kitapları, zaten, böyle bir mücadele çağrısıydı. Bu mücadele çağrısı, birçok erkek yazar çizer tarafından, hem cehaletin verdiği cesaretle hem de kadınlar hakkında uluorta konuşma hakkına ve kolaylığına sahip olmanın fütursuzluğuyla çeşitli açılardan karalansa da, kadınlara ulaşmayı başardı. Sadece Kadının Adı Yok kitabının onca baskı yapması ve sinemaya aktarılması bile bunun yeterli kanıtıdır. Ama daha önemlisi, günümüzde kadın cinselliğine ve kimliğine yönelik klişelerin sorgulanıyor olmasıdır. Bugün genç kadın kuşakları kendilerini daha fazla özne hissediyorlarsa, kimliklerine daha çok sahip çıkabiliyorsa, bunun Duygu Asena’nın ve bir bütün olarak kadın hareketinin, erkek egemen sistemin kadınları “kimliksizleştirme” ve “adsızlaştırma”  harekatına karşı 1980’lerden beri verdikleri yorucu, dikenli ama aynı zamanda da zevkli mücadeleye borçlular. Karşılaşılan bütün zorluklara, ödenen bütün bedellere rağmen zevkli diyorum, çünkü dünyada hiçbir şey kendi adınıza sahip çıkmaktan, gerçek anlamda özerk ve bağımsız bir birey olmaktan daha değerli değil.

Duygu Asena, hayatını kendi doğruları üzerine kurmaya cesaret eden, kendi adına sahip çıkan ve bu yönleriyle başkalarına da örnek olmakla kalmayıp onlara el veren özerk bir kadın-birey olarak yaşadı ve öldü. O, kadınların özgürleşme mücadelesine katkıda bulunarak  bu dünyada bir fark yaratmaya çalıştı ve bunu başardı. Darısı hepimizin başına...



* Prof. Dr., İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi.

1

LEKE - ceyhun tuna

13/9/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı


ceyhun tuna

 

LEKE

 

çileyle kazınan yüzlere deva yalan! der çıkmam

artık kendimden dışarıya bir adam. daha

dün öldüm, burası kim kokuyor böyle, hem sen 

çek benim sinemi delen göğsünü göğsümden!

 

derken içimde bir hançer buldum. bu kimin

ölüsü böyle, ben kimin ölüsüyüm öyleyse! burada

yol bitiyor uçurum başlıyor dedi biri, inan

beni aşağılara atın siz gidin gibi bir şey mırıldan

 

hemen her şeyi unutup taşlara özendim. öylesine       

yüklendim ki kuşkuyu her gülünene içerledim

ben uçurumu içine düşürenlerin nefesinde zerre

yırtığını gizleyip bekleşenlerin yüzünde lekeydim



şakir özüdoğru

 

Z’ TEDİRGİNLİK

 

Boşluk belirlenmişliklerden doğar; ben

his’in yalancısıdır, oysa kim mitlere yaslanırsa

yaklaşır dünyaya, zamparalık bileyen kokusunda tarihin

ve ıslaklığında vıcık vıcık duygusallıkların;

kesikli çizgileri tükettikçe hastalıklı organizmalar

saçlara sakallara bulaşır beyaz, titrer parmaklar

onlar buna erken bunama diyorlar! Birbirini boşlukta koklayan

iki hacme de sığmazlar, ondan sallamamalı geleneği,

bilinen bir gerçeği yüzyılların tanıklığında onlar

sapkınlıktan geçirip toplumda patlatıyorlar; ki

belki sadece ortada duran gevşek bir binek araç lastiğiydi.

               

Kabul: “Kimse kimsenin koynunu parselleme lüksüne sahip

değil”, böyle söylüyor ölüm makinesini yürüten maden işçileri,

“yalnızlık kendini bir özneye dönüştürebildiğinde yaşlılıktır.”

sahte birliktelikler hep ama hep bunda diretiyor, nakarat aynı:

“bir genelin diplerinde birikir âşıklar, öldürürler birbirini

o aşk dedikleri sandukada erketeye yatmış aygıtla,

varlık zaten dünya üzerindedir ancak ve ancak bir ciddi cinayet oldukça.”

Büyük boşluklar ürettikçe belirlenmişlikler bir çoğunluğun öldürmesi

zorunluluktur istisna bebeği nasılsa hayat ruhla var

ve ruh belirlenmişliklerden tedirgin


2

AYNA - yavuz türk

11/9/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı


yavuz türk

 

AYNA

 

I. Nesne

Bir nesneyim şimdi ben. Ama yalnızca şimdi mi, hep öyleydim zaten. Geçmişte de ve nihayetinde, benim bile farkında olamayacağım geleceğimde de. Durdum, duruyorum, duracağım... Sizin için ‘an’ denen şey, belki bir kırılma noktası; geçmişle geleceğinizi sürekli olarak, yani akışkan olarak, duraksızcasına ayıran bir belirteç. Yaşadığınız sürece değişmeyecek hiç, geçmiş ve gelecek yer değiştirecek yalnızca etrafınızda. Yaşam, bu yer değiştirmelerden ibaret olacak belki de. Hep bu yüzden, hiç keyfini çıkaramadınız ‘an’ın ve galiba da çıkaramayacaksınız. Bundandır, hep eksik kaldınız... Benim içinse, ‘an’ sonsuzluk demek; çünkü yok benim geçmişim, geleceğim. Aslında yok bir ‘ben’ bile; eşyadan ‘ben’ olmaz diyen sizlersiniz. Ve sonsuz bir ‘an’ın içinde sürekli durmaktayım, durmaktayım... O yüzden, ‘bir nesneyim ŞİMDİ ben!’ Bütün zamanlarım şimdi’nin içinde barınmakta; hem geçmişim, hem de geleceğim. ‘Şimdi’, benim zamanımın tümünü kaplar! Ama ne isterseniz o’yum aslında; eşyalığımın temeli sizsiniz. Beni öyle şekillendiriyorsunuz, oluyorum. Ve duruyorum sonra, çok sonraları bile duruyorum: Geçmiş şimdiden, gelecek şimdiye ulaşıyor varlığım. Duruyorum sadece, başka bir biçim alana kadar. Doğal olarak çürüyorum zaman zaman, ama eşyalığımdan hiçbir şey kaybetmiyorum yine de... Şimdi neredeyseniz ben oradayım mesela; üzerinizdeki kazak; ayakkabınız, oturduğunuz apartmanlar; yediğiniz çikolatanın ambalajı; bindiğiniz araba; hayır, yalnızlığınız değil; yalnız zamanlarınızda sizin üzerinize üzerinize gelen odanızın duvarları; diş fırçalarınız; soba maşanız; evet, çok ihtiyaç duyduğunuz paranız; kaşıklarınız; tabaklarınız; aynanız; aynanız... Bir aynayım, içimdesiniz devamlı... Eşyayı ve canlıları sonsuz bir devinimle içimde barındırabilen tek varlığım; bir karadelik gibi büzülmeye hazırım. Belki varlığımdan bile söz edilemez. Şu ‘an’ içinde bulunduğunuz otobüsüm ben; otobüsün camından baktığınızda gördüğünüz, görebildiğiniz, şimdilik göremediğiniz ‘her şey’im.

Öyleyse dokunun bana; hep aradığınız o ‘an’a dokunursunuz!

 

II. Gözlemci

Evden sinirle çıkmıştım. Biliyorum, kapıyı hızla çarpmamalıydım. Hiç de gereği yoktu esasında. Böyle zamanlarda oluyor işte. Şimdi, sinirli oluşumun sonuçlarını ve bana geri dönecek olan muhtemel etkilerini ne kadar iyi görebiliyor ve fark edebiliyorsam, işte o an, o derece farkında olamıyorum. Sıradan bir kavga gibiydi bu. Gereksizdi, ama sıradan bir kavga olduğu için demek ki mutlaka da yaşanacaktı. Kavga bile denilemezdi belki. Her zamanki sakinliğimle çözebileceğim bir olaydı. Evliliğin tuzu biberi yani... Hışımla çıktım sokağa; nedense birdenbire anladım sonbaharın gelmiş olduğunu. Ayağımın altında hışırdayarak ezilen kuru bir yapraktan çok, karşı apartmanın kenarından hüzünlü bir şekilde görünen ağacın kupkuru dallarından anladım bunu. Sonbaharı neden böyle sinirliyken gördüğümü, görebildiğimi bilmiyorum. Otobüs durağına doğru yürüdüm, geçerken bakkaldan bir sigara aldım. İlk gelen otobüse, acele bir işim varmışçasına ama onun nereye gittiğini bilmeden bindim. Otobüse binerken nedense, evden sinirle ve kapıyı çarparak çıkışım tuhaf geldi bana. Pek de üzerinde durmadım bunun. Ve fakat sanki ben, sadece bir nesneye sinirlenmiştim: sular akmadığından musluğa sinirlenir gibi. Televizyon doğru düzgün çalışmadığında, çatıya çıkıp anteni hah! işte bu taraf iyi, hafif de sağa çevirmek yerine, televizyonun tepesine hırsla bir yumruk vurmam gibi. Ya da, evde kahve bittiğinde ne çabuk bitti, daha kaç gün oldu ki, şeklinde sürüp giden söylenmelerim gibi... Yani yalnızca bir nesne vardı ortada ve ben, o nesneyle ilgili olan dolaylı sorunlara, düz bir bağlantı bularak sinirleniyordum. Besbelli işime yarıyordu böylesi. Kendimi, o anda rahatlatmam için bulunmaz birer yardımcıydılar nesneler. Belki de aynaya sinirlenmiştim. Tıraş olmalıydım; sakallarım çok sık çıkıyor. İki yıldır bıyık bırakıyorum. Yaşlanmanın belirtileri miydi yoksa bunlar? Aynadaki yüzüm benden gittikçe uzaklaşıyor gibi hissediyordum gün geçtikçe ve sonra karımdan, hayatımdan... Zaman geçtikçe, aynanın daha çok büzüldüğünü sanıyordum; en kötüsü, görebiliyor- dum da bunu. Bir gün, sanki beni lavabonun önüne hapsedip, iki tane ben, iki tane tıraş bıçağı, iki tane tıraş sabunu, iki tane tıraş fırçasından oluşan o mutlak eşyalarla birlikte sonsuza kadar sakallarımı tekrar tekrar kesmeye zorlayacaktı. Zaman kavramını, sakallarımın uzamasıyla anlamlandırabilecektim yalnızca. Ve bu zamanın içindeyken, bıyıklarım çok uzamış olacaktı belki de. Dairede müdür belki kızardı bıyıklarımın bunca uzamasına. Ama tabii ki ben, o aynanın karşısından ve onun beni sonsuz bir tıraş döngüsüne sokacak olan büzülmesinden kendimi kurtarabilirsem. Ayna beni bıraksa, bu sefer de müdür bırakmayacaktı. Müdür: bıyıklarını kes! Ayna: sakallarını kes! Karım: Sesini kes!.. Evet, mutlaka aynaya sinirlenmişimdir.

İyi ama, bu otobüsle nereye gidiyorum şimdi ben?!.

 

III. Gözlemciyi Gözlemleyen

Bir otobüsteyim şimdi ve ellerim hafiften üşümeye başladı. Sonbaharın daha ortalarındayız ama kar soğuğuna benzer bir soğuk var havada. Birkaç gündür böyle ve kış kendini adamakıllı hissettirecek galiba. Otobüsün camından dışarı baktım: hava sisliydi. Bu sırada ellerimin daha da üşüdüğünü hissettim. Ellerime baktım; birden, içimi ürperten bir üşüme yayıldı vücuduma. Boynumdaki atkıyı bilinçsizce biraz daha sıktım. Kabanımın içinde büzüldüm. Otobüs yavaşladı. Bakışlarımı dışarıdan, otobüsün içine çevirdim. Otobüsümüz, daha önce çoğu kez ne bir yolcunun bindiği ne de bir yolcunun indiği o devamlı es geçilen durakta bu sefer durdu. Yavaş yavaş, ama acelesi varmış gibi tavırlarla düşünceli bir adam bindi otobüse. Adamın yüzünü görür görmez; daha elbiselerine, ayakkabılarına, ellerine bakmadan, sırf yüzünden, onunla ortak pek çok noktamız varmış duygusuna kapıldım. Adam tedirginlikle bindi otobüse ve fark edebildiği ilk koltuğa düşünceli düşünceli oturdu. Yüzü bana dönüktü. Ya da benim yüzüm ona dönük... Bir derdi olmalı, dedim kendi kendime. Camdan dışarı hiç bakmıyordu. Gözleri her bir iki dakikada bir belli noktalara dalıp gidiyordu. Ama o, bunun farkında değildi. Yüzünden yaşını tahmin etmek kolay gibi görünse de orta yaşın geniş yaş aralığından bir yaş saptamak ona, oldukça güçtü. Özellikle bıyıkları dikkatimi çekti. Bu zamanda böyle bıyık bırakan var mıydı hâlâ? Adamın bıyıkları Nietzsche’ninkiler kadar gür ve uzundu: bu haliyle bir işçiyi andırıyordu. Sadece bıyıkları değil, yüzündeki yer yer derin ve birbirine simetrik çizgiler de bu olasılığı kuvvetlendiriyordu. Yüz hatlarına rağmen yaşını tahmin etmek zordu. Belki otuz beş, belki kırk beş... Sonra ellerine baktım: elleri, bir işçinin ellerine hiç benzemiyordu. Biçimli, küçük ve narindi. Sol elinin parmağında bir alyans vardı. Yeniden suratına baktığımda o tanıdık gelen ifadeyi daha iyi anlar gibi oldum, ama bir türlü çıkaramıyordum tam da ne olduğunu. Hani hep bildiğimiz, tanıdığımız bir adın ya da nesnenin aklımıza gelmediği ve bizi kıvrandırdığı bazı zamanlar olur ya, işte böyle bir duyguydu içimdeki. Aradığım hissin ne olduğunu bulmamda yardımcı olur diye, yüzünü görebildiğim diğer yolcuların surat ifadelerini inceledim tek tek. Hiçbirinde bu ifadenin bir benzerini bulamadım. Kıvranıyordum; neydi bu duygu? Tekrar adamın yüzüne baktığımda, onun camdan dışarı baktığını gördüm. Ben de camdan dışarı bakmaya yeltenirken, bir an otobüsün camında göz göze geldik. Dışarıdaki sis yavaş yavaş dağılıyordu ve hafiften yağmur başlamıştı. O, benim otobüsün camındaki yansımamın gözlerine bakıyordu, ben de onun.

O an, hissettiğim duygunun ne olduğunu anladım. Bir nesne değildik yalnızca biz ve o da beni izliyordu!

 

IV. Gözlemciyi Gözlemleyeni İzleyen

Bir nesneyim şimdi ben. Ama yalnızca......                                                                                                 


erkan ırmak

 

YUSUF ATILGAN, AYLAK ADAM

 

Ön Bilgi: Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanında çeşitli sebeplerle on kez ‘Kulağını kaşıdı’ cümlesi geçer!

 

Aylak Adam, üzerine bir şeyler yazmak için çok elverişli bir kitap. Kitapta birçok detay ve konu başlığı sunuyor Yusuf Atılgan olası bir araştırmacıya. Aklıma gelenlerden birkaç örnek sayabilirim hemen: Mesela; “karşı” olmak, yabancılaşma, bireysellik, kadına bakış, cinsellik, sanat, para kavramı, kapitalizm, aşk, aylaklık, kadın-erkek ilişkileri, çocukluk, “baba” figürü, güvensizlik, içki, sinema, İstanbul... Bunlar şimdi, şöyle bir kitabı hatırımdan geçirirken aklıma gelenler, belki daha bunun gibi onlarca başlık bulunabilir, bulunmuştur da ve hatta şimdi birileri bunu kâğıda geçiriyordur. Peki, o zaman neden ben bu on kulak kaşıntısının izini sürmek istiyorum?

Aslında C.’nin kulağının kaşınmasının sebebini, romanın sonlarına doğru “YAZ” bölümünde Ayşe’yle olan o dramatik konuşma sırasında C.’nin kendi ağzından tüm ayrıntılarıyla öğreniyoruz. Babasının kulağını yırtana kadar çekmesinden sonra, uzun süre sancıyan kulağı, ileriki yıllarda çeşitli evrimlerden sonra kulak kaşıma tiki halini alıyor. Zaman zaman kulağı kaşınıyor C.’nin.

Bilindiği üzere tik denilen durum insanın istemdışı olarak belirli durum ve olaylara verdiği tekrarlanan tepkidir. Genellikle çocukluk ya da ilkgençlik döneminde edinildiği için hem karşı konulması hem de çözülmesi oldukça güç sorunlardır. Ama bir yanıyla da çok ilginç ve eğlencelidir tikler. Herhalde herkes, hiç değilse bir kez, tikli birinin tikini kahkahalar atarak uyarmıştır. Eğlencelidir tiklerle oynamak, güldürür bizi.

Ama tüm bunlara rağmen, C.’nin kulağını kaşıma sayısının ve kaşıma anlarının anlatılıp çözümlenmesi o kadar da gerekli midir Aylak Adam’ı anlamak için? Cevap: Hayır! C. hakkında bulmayı umduğum her bilgi, kulak kaşıma merasimlerinde vakit kaybetmeye gerek kalmadan çoğu kez C.’nin kendi ağzından zaten bize aktarılıyor. İyi ama o halde neden on kulak kaşıma anının fotoğrafını çekmekle uğraşıyorum?

Bazen okuduğum bir kitap aklımda tek bir cümleyle kalır, bazen de okuduğum kitap bana tek bir cümle hatırlatır. Aylak Adam, bana hem bir cümle hatırlattı hem de bana bir cümle bıraktı. Romanı okurken aklımda hep Tutunamayanlar’dan bir cümle dolaşıp durdu: “Anlatılmadan anlaşılmaya âşıktı Selim Işık.” Diyebilirim ki, C.’yi hep bu cümleyle izledim. Her yaptığının ardında bu cümledeki hüsranın izlerini aradım ve anlamaya çalıştım onu. Aylak Adam’ın bana bıraktığı cümleyse olması gerektiği gibi daha kısa ve yalındı: “Kulağını kaşıdı.”

Bu raporsa C.’nin kulağını kaşıdığı durumların birer fotoğrafını çekmeyi ve en kısa tanımıyla bu fotoğrafların çağrışımlarının peşinden gitmeyi amaçlıyor. Çağrışımlar, Tutunamayanlar’dan yapılan kısa alıntılarla şekillenecek. Elimde on fotoğraf ve kalın bir roman var. Umarım çok sevdiğim C.’yi Turgut ve Selim’le tanıştırabilir, onu anlatılmadan anlayabilirim.

 

Foto 1: (s. 15–16) “Burada öğleye değin kalırdı; öğle sonları başka bir atölyede olurdu. İşte beş gündür uğramıyordu. Demin anlattıkları doğru muydu? Eksikti: Beş gündür Ayşe yoktu. Kulağını kaşıdı.

Çağrışım 1: (s. 35–36) “Ter içinde uyandı. Görünmeyen iplerle bağlandığı yataktan kendini ayırmak için, ona dayanılmaz ve ümitsiz gelen bir çırpınma, bir hayata dönme isteğiyle kıvranıyordu, ya da kıvrandığını sanıyordu. İçinde bir yerde artık hiç hareket edemeyeceğini sanıyordu.”

Foto 2: (s.31) “Taksim’de inince kadın yanındaki adamın koluna girdi; yürüdüler. O da yürüdü arkalarından. Az sonra kadın dönüp ona baktı. İtici bir bakıştı bu. ‘- İşi tadında bırak. Görüyorsun işte,’ diyordu. Bıraktı. Büyük caddeye girdi. Sağ kaldırımda yürüyordu. Karşı sıradaki derin localı sinemanın hizasına gelince başını sola çevirdi. Şaşı kadın yoktu. Sol kulağını kaşıdı.”

Çağrışım 2: “Canım sıkılıyor Nermin. Daha küçük sıkıntılarda sana açılsaydım, bu güçlüğü çekmezdim belki. Canım, erkekler bazı geceler salonun bir köşesine birikip, kadınların merak etmez göründüğü erkekçe konulardan bahsetmez mi? Bu da onlardan biri oluversin. Olmuyor. Ayağa kalktı, karısının yanına oturdu kanepede. Koluyla onu sardı, başını dayadı omzuna hafifçe. Nermin, durumunu değiştirmeden gülümsedi ve hemen sordu: ‘Sonu ‘k’ ile biten beş harfli bir hayvan ismi söyler misin?’ ‘Tavuk,’ dedi, içindeki sıkıntıyı bastırmaya çalışarak. Bütün hayatımı şu andaki gibi yaşasaydım hayır kalmazdı bende. Geçecek, Turgut, geçecek. Öyle bir küçümserim ki ben onu... ‘Olmuyor,’ dedi Nermin mahzun bir sesle. ‘Başharfi V.’ ‘Vaşak,’ dedi Turgut aceleyle. Yerinde tepkiler gösterebildiğime göre, soğukkanlılığımı kaybetmedim daha. Kim bulabilir bir anda vaşak kelimesini.

 

Foto 3: (s. 39) “- Merhaba, dedi.

Der demez pişman oldu. Kadın durmuş ona bakıyordu. Sol elini cebinden çıkarıp kulağını kaşıdı.”

Çağrışım 3: (s. 442) “Dayanamıyorum Olric. Bu adamın duygusuzluğuna dayanamıyorum. Sabırlı olunuz efendimiz.”

 

Foto 4: (s. 50) “Yeniden yürümeye başladıkları zaman hep onun bacaklarına bakıyordu. Babası da öyleydi. Üstelik bıyıklarını burardı. Kulağını kaşıdı.

Çağrışım 4: (s. 398) “Birden yataktan fırlayarak bağırırdı. ‘Selim öldü. Yaşasın Selim!’ ‘Eski Selim’e hiç acımıyor musun?’ derdim. ‘O kadar çok Selim öldü ki hangi birisine acıyayım. Ayrıca ölülerden korkarım ben. Onlardan bana ölüm bulaşmasından korkarım.’ Gerçekten ölümden korkardı. Babasının ölüsüne bakamamıştı.”

 

Foto 5: (s. 55) “ Tüm bu tıraşlar, bu yıkanmalar, bu saç yatırma uğraşları salt bugün onunla konuşacağı için miydi? Bilinçsiz biri olduğundan başka görünme isteği miydi bu? Başkalarında en çok iğrendiği şeyi yapmıştı. Elini yüzünde gezdirdi; kulağını kaşıdı.

Çağrışım 5: (s. 267) “Sen, Selim Işık, genelevin salonunda ne arıyorsun? Şu karşında oturan adamlara bak. Onların arasında senin ne işin var? Büfenin üstündeki aynada kendini hiç seyretmedin mi? Hangi rüzgâr seni buraya attı iki gözüm? Bu ahmak Metin için mi? Bak karıyla nasıl dans ediyor? Nasıl yılışık bir gülümsemeyle konuşuyor. Orada, kenarına iliştiğin kanepede, bir sığıntı gibi oturuyordu. Nerden geldin, nereye gidiyordun Selim Işık?”

 

Foto 6: (s. 60–61) “Yılda üç-dört kere ayaklarının böyle geriye geriye gittiği olurdu. Bugün üstelik yağmur yağıyordu. Dükkân saçaklarının altından yürüyordu. Bankaya yakın yağmur dindi. İçerde sıra beklemeler, imzalar, ‘şuraya lütfen’ler olurdu. Sıkılırdı. Yalnız bu muydu? Ya oradakilerin arasındayken duyduğu, elini paraya uzattıkça artan o utanca benzer duygu? Kulağını kaşıdı.”

Çağrışım 6: (s. 451) “Onun, bu insanlar ve bu çeşit gezintilerle ilgilenmediğini, oyunlara katılmakta güçlük çektiğini ve bu uyuşmazlığından ıstırap duyduğunu anlamak için bu sözleri işitmeye ihtiyaç yoktu. Sıkıntısını artık gizleyemiyordu.”

Foto 7: (s. 77) “Kalktılar. Dönüp yanındakilere baktı. Adam, etekliğin altında kadının bacaklarını okşuyordu. Bir an, içinde bir duygular karmaşası oldu: Çıkacakları için sevinç, adamı tekmeleme isteği, kalktılar diye pişmanlık!.. Kulağını kaşıdı.”

Çağrışım 7: (s. 639–640) “Gidelim buradan Günseli. Terden utanç içindeyim. Boğazım yanıyor, ateşim yükseliyor. Günseli, durmadan bana bakıyordu. Beni seviyordu. Her şey iyi gitsin istiyordu. Sevginin her şeyi düzeltmesini istiyordu. Ben de istiyordum. Gücüm kalmamış. İstediğimi, istemem gerektiğini düşünüyordum ancak. İstemiyordum. Ben dalgın bakışlarla, gürültülerin arasında kendime bir yol açıp, ne pahasına olursa olsun kapıya ulaşmaya çabalıyordum. İsteklerimiz uyuşmuyordu: çünkü ben kendi derdime düşmüştüm. Çünkü ben her ne pahasına olursa olsun kendimi korumak istiyordum.”

 

Foto 8: (s. 96) “En iyisi kişinin kulaksız yaratılmasıydı. O zaman belki yüzünün derisiyle duyardı, ya da böcekler gibi kıllarıyla... Demek bu adamın kulakları da çift görevliydiler: Hem işitiyor, hem de işittiği sözden hoşlandığını belirtebiliyordu. Kulağını kaşıdı.”

Çağrışım 8:  (s. 701) “Neron da anlaşılmadan ölmüş. Başkalarına karşı insafsızmışım: ya kendime? Başkalarına da en az kendime gösterdiğim saygıyı duymak... bunun için mi suçluyorsunuz beni? Hiç olmazsa bütün bunların bana da çok zararının dokunduğunu kabul etseniz. Kendimi de ihmal ettiğime inansanız. Hayır öyle yapmıyorlar: karşıma geçip aptalca sırıtıyorlar. Özür dilerim: gülümsüyorlar. Kendimi boşuna da olsa, onlar için harcadığımı söyleseler; bu çırpınışların, kendimi korumak için olduğunu insafsızca öne sürmeseler. Küçümseyici gülümsemelerinin beni gece yarısı uykumdan uyandırdığını, sabah kadar yatakta kıvrandırdığını bilseler.”

 

Foto 9: (s. 103) “Başını sola çevirdi. Yirmi adım ötesinde esmer, güzel bir bacak büküle açıla uğraşıyor, topladığı kumları öbür ayağın üzerine yığıyordu. Ayak küçüldü, küçüldü, kayboldu. Kadının bacağı başka yapacağı kalmamış gibi bir zaman durdu. Soluğu hızlandı. Burnunun yakınındaki kumlar midye kabuğu kokuyordu. Kulağını kaşıdı.”

Çağrışım 9: (s. 288) “ Selim kızardı: suçüstü yakalanmış gibi, telaşlı gözlerini yere indirdi. Gülümseyerek meseleyi kapatmaya çalıştı. Şimdi beni görseydi nasıl hissederdi acaba? Elini, kadının dizkapağından yukarlarda gezdirdi. Çorabı yok, ne yazık.”

 

Foto 10: (s. 141–142) “Umutlandı. Hatırlamak istediği belki de kulakla ilgili bir olaydı. Tekrarladı: ‘Kulağını bile öpmüştüm. Kulağını.’ Olmuyordu. Aklında ne varsa kovup, yalınkafa bir daha zorladı. Yararsızdı. Kulağını kaşıdı.”

Çağrışım 10: “Bat dünya bat!”

 

erkanirmak@gmail.com


      leyla karaca

 

KİBRİT-İ AHMER

 

Gök, yeşile dalan bir uçurum

Renginden bir gölge istemekti suçum

Nerdeyim arayıp sormadım kendimi,

Sıyırıp alsaydın tek perdeden beni

Bu ses; bir rebap, bir kudüm!..    

 

Kelimeler toplanın! ‘SEN’, delirt beni...

Kibrit-i Ahmer’im, yakuttan bir peçe yüzünde

Tenhada kalakaldı bir sensizlik, ‘Hiç’ bir de…

Hece hece duymadan sözünü

Al beni! Çal bu gece!..

 

Saatler... Şekilsiz zaman, bir ileri bir geri…

Bir inleyiş ki, rengârenk, tek heceli

Dört yan dört bucak, cezbeden deli

Kucağına almadan saran

Kır tamburu! Sür -git keman!..

 

Geceler dağınık, kolları akkor,

Aynayı sonsuza tutsam, mahmur yüzü kor,

Zincirin kopsun aşk ve zifiri gece!..

Zerreler per perişan ve malum cilve, 

Yık çengiyi! Bas git yalan!..

 


      a. barış ağır

 

ATEŞE BAKARKEN KAÇ YILLAR GEÇMİŞ

 

ocak başında durdum.

kınalı elleriyle ninem

göğü baştan başa ovarken

bir tutam karaçalı

bir esimlik rüzgârdım

köze atılmış üç beş patates

incir ağaçları ve ışkınlar içinde

gecenin ayazından

fırat’a büyüyordum 

oy ki kara yağız!

gül döken çalıları

serbend’de avutan dedem gibi

içine çektiği kürtçe sigaralar gibi

çamur değmiş tenimi

derelerde yıkadım

yağmurlu bir gündü

dilim sürçtü

kâğıttan doğduğumu

buluta bakınca anladım 

her gece ırmağı dinleyen

o kerpiç evi

kerge akşamlarında

ağıtlar yakılırdı

karartma ellerimle

cadıları düşlerdim 

dedemin saçlarını ağartan

o yağmurdan sonra

gözlerimde kalan

kılıçlar gibi şimdi

herkesin bağlara gittiğini bilirim