4
tozan alkan
DUVARDİBİ
5
bâki ayhan t.
TAŞINMA SONRASI
6
özge şahin
BEDENİN ZİHNİ: ‘AŞK’
12
zafer çakır
FRAGMAN
13
musa uysal
MUTSUZLUĞUN RESMİ
18
yusuf uğur uğurel
AKREP
19
dora mengüç
BİZİM KUŞAK
22
berna eren
SESLER
25
yaver umman
TARİH/HİRAT
27
kerem öz
E-POSTA GÜNLERİ
32
“KİTAPSIZLAR”
UMUT KAZAN
tozan alkan şimdi sen öldün şimdi tüm seherleri yeryüzünün ölüyor bende duvar dibinde bir avuç adam atlardan konuşuyoruz uzun uzun taşın yoğunluğundan ve suyun nasıl yürüdüğünden betonda evi boşaltacaklar evi kimse eriklerden söz etmiyor sanki erikler hiç yokmuş gibi bir kadın elleriyle saçını tarıyor yanı başında kutsal kitaplar yalvaçlar kadının öpüştüğü yanık orman durup durup başlıyoruz birbirimize çizik bir plağa bozuk bir saate aslında her şey güne gecikmek için arada erikler oluyor erikler ölüyor biz duvar dibinde bekleyen adamlar toprağın ağzına bakıyoruz dalgın topraktan çıt çıkmıyor, çıt çıkmıyor. DUVARDİBİ
bâki ayhan t.
TAŞINMA SONRASI
insan ille de doğduğu yere benzemez ya!
hiçbir yere benzemiyorum
hiçbir yer bana
bir şey söylemiyor taşınma sonrası
hırçın odalarda
geçmişten silkinen dağınık masa
kadifeyi kışkırtan sessizlik
lambayı kısan zaman
eşyaları uzaklaştıran
hiçbir şey bana
pencere yerinde duruyor: dursun
ama rüzgâr şaşırtıcı
alıp götürmüş pencerenin kanatlarını
kuşların boşluklara bakıp bakıp
çığlığından anlıyorum
ruhumun kanadığını
kırılan gurur
çatlayan kemik
nasıl iyileşirse yavaş
öyle yürüyorum hayata
hiçkimseye benzemeyişimden
ve benzemeyişinden
hiçkimsenin bana
özge şahin
BEDENİN ZİHNİ: ‘AŞK’
İnsanlık tarihinde Tanrı’ya, bilinmez olana, sonsuz olana, sonsuzluk atfedilene, ölümle hayatın bitmemiş olmasına ulaşma isteği vardır. İnsan bu arzu dahilinde kendini ikili bir yapının içinde görmeye meyillidir: Zihin (ruh) ve beden (madde). Bu sonsuzluğa ulaşma isteğinin de en önemli aracı ‘aşk’tır. Bu yolculukta beden hep ikinci plana atılır, aşılması gereken bir engel, hatta bütün yanlışların, yanılgıların ve kötülüklerin ana kaynağı olarak görülür.
Ruhumuz/zihnimiz bedenden ve bedensel olan her şeyden kurtulunca ulaşmak istenilen yere varılacağı düşünülür. Bu bağlamda bedenin yaşadığı ‘aşk’ da bizi yüce hedefe götürecek olan yoldan saptıracak bir durum gibi algılanır.
Latife Tekin, Muinar’da çok fazla olmamakla birlikte Ormanda Ölüm Yokmuş ve Unutma Bahçesi’nde ‘aşk’a, erkeğin ve kadının ‘aşk’ı olmak üzere iki açıdan bakar. Erkeğin ‘aşk’a bakışını bedensel, kadının ‘aşk’a bakışını ise zihinsel aşk temsil eder.
Bu yazımda aşk temi çerçevesinde Latife Tekin’in ikili bakışını romandaki kahramanlar üzerinden kanıtlamaya çalışacağım. Ama aklımda hep şu soruyla: Bir bedenin kendini başka bir bedene açması, hatta başkalığa bırakması, dokunması sonsuzluk mudur? Roman kahramanları üzerinden örneklemeye geçerken Latife Tekin’in romanlarına dair ulaşabildiğim makale ve söyleşilerde belirlediğim tem üzerinden fikirlere yazı içinde yer vereceğim.
Ormanda Ölüm Yokmuş’ta; bir boşluk, sonsuzluk, ölümsüzlük ve kusursuzluğuyla doğanın bir parçası olarak kusurlu insanoğlunun tüm açıklarını kapatan bir perde görevindedir ‘orman’. Okur, roman boyunca iki yakın arkadaş Emin ve Yasemin’in ormandaki yolculuğuna tanıklık eder. Her ikisinin de bu yolculuğa çıkma sebeplerinden biri yaşanamayan ama yaşanmak istenen bir ‘aşk’tır. Yazarının ifadeleriyle söylersek; “bu iki arkadaşı, hep öyle gerçeğin üstünde, zamanın dışında kalma isteği sarmış… Düşmemek için ormana kaçıyorlar… Sevgililerini yitirmişler, soludukları aşk havası dağılmasın diye oradalar… Âşık insan sonsuzluğun bir parçası gibi hissediyor kendini; ağaçlarla, kuşlarla eşitleniyor…”[1] (s. 26).
Emin, aşkından kibrit çöpü toplayan insanlara hayran kalıp aşksa bu bizimki diyerek (s. 41) Yasemin’e yakınsa da ‘aşk’a gövde, beden ve ten bağlamında bakar. Emin’in ‘aşk’a bakışını daha iyi tanıyabilmek için Emin’in kadınlarını tanımakta fayda olacağı kanısındayım. Böylelikle, Ormanda Ölüm Yokmuş’ta kadının ‘aşk’a bakışı da görünür hale gelecek.
Emin’in eşi Gece; dünyevî hazlar, özellikle beden hazzını önemsemeyen, ud çalan, ‘aşk’ı beden, deri ve gövdede değil daha derinde yaşar gözüküp ‘aşk’ına sadece aldatıldığında sahip çıkan bir masumiyet perisidir. Romandaki kadınlar arasında samimiyetsizce davranıp “siz deriyle uğraşıyorsunuz, gerçeğin üstünden kayıyorsunuz salaklar” (s. 54) diyerek ‘aşk’ı daha derinde yaşadığını iddia eder.
Zümrüt; Emin için bir arzu yanılsamasına dönüşür. Emin, anlık bir hevesle Zümrüt’ün kapısına dayanır ve onunla birlikte olur. Zümrüt, bedensel ‘aşk’a inansa da yanında her zaman çalışan bir erkek olmasını ister. Emin de bu aklı başında bakışa üç seçenek sunar: Ayrılmak, bir aylak gibi dolaşmak ve intihar etmek. Şüphesiz aklı başında bir kadın için bunların hiçbir önemi yoktur. Gecede parlayan Zümrüt’ün ışığı çabuk söner.
Ve yolculuğa adım adım yaklaşılır. Gerçekte yaşanamayan ürperme, unutmanın ve yaşarken kurulan düşlerin görüldüğü yer ‘orman’da, Yasemin’in açma vakti gelir. Aralarındaki yirmi yaş farka ve iki zıt karakter olmalarına rağmen ormandaki yolculuk uzun bir süre devam eder. Emin; şair, yazar ve ressam olarak entelektüel kişiliğiyle gördüğü her şey üzerinde ayrı bir algı alanı yaratır. Sevgilisi tarafından terk edilen Yasemin ise olaylara daha basit bir gözle bakar, hayatı akışına bırakarak yaşar. Yolculuk sırasında ikisi de birbirine âşık olur. İtiraf edilemeyen bu aşk şehre dönüşle tamamen biter, artık iki ayrı insan olduklarını görmeye başlarlar. Duyulan, duyularla algılanabilen bir aşk yaşarlar. Bu aşk okura hissettirilir ama somut olarak görünür hale getirilmez. Diğer iki romanda da göreceğimiz gibi Latife Tekin, kadının ve erkeğin hem bedensel, hem de zihinsel ‘aşk’ta yaşayacağı hazza geçit vermez. Emin ve Yasemin’in kavuşmaları gereken zamanda yolculuk biter, ‘aşk’ın kıyısında gezdirilen, içine alınmayan iki kahraman erkek ve kadına indirgenen bakışın kurbanı olurlar. Emin’in şehre dönüşünü ve başarısızlıkla sonuçlanan yolculuğunu, onu en iyi tanıyan arkadaşı Yurt romanın son cümlelerinde şöyle yorumlar: “Emin, gövde yanında gövde ister, biliyorum seni ne çekti, ne kokusu…” (s. 185)
Yazar, Emin’in inandığı bedensel ‘aşk’ı belki de kendisinden yirmi yaş küçük olduğu için Yasemin’le yaşamasına izin vermez. Latife Tekin’in üç kadında da özde zihinsel ‘aşk’ı temsil ettirmesi ‘aşk’ın varoluş biçimlerinden biri olan beden’e karşı duruşu ve bu bakışı sadece erkeğin iptidaî yönelişi gibi göstermeye çalışması tartışılması gereken bir durumdur. Emin ve Yasemin’de ‘aşk’ın götüreceği sonsuzluk ve ölümsüzlüğe kavuşma bilinci yolculuk boyunca okura sözlerin arasında hissettirilir. Şöyle derler:
Yasemin: “Aşk ölüme karşı insanın en güçlü silahıdır.” (s. 57)
Emin: “Âşık olan insan ışıkla dolar, parlar, göz kamaştırır değil mi? Bu ne demektir? Aşk insana bir imkân sunuyor, bizi yok etmek isteyen görünmez düşmanlarımızın tanıyamayacağı bir şeye dönüşme imkânı, ölümsüzlük şansı! Işığı tutabilmekte mesele.” (s. 57) Emin, bu ışığı tutabilenlerin ışığa dönüştüğüne, süzülüp gittiğine inanır. “Daha önceki varoluş biçiminden sıyrılmayı göze alabilecek kadar korkusuzsan eğer, bu şans sana gülüyor, karanlık tümüyle aklından silinip gider o zaman…” (s. 57). Ancak, Emin bunu başaramaz. Yönü karanlıktan ışığa doğru olsa da ışıktan sonra neyin geleceğini düşünmekten, karanlığı unutamadığından ‘aşk’ı yaşayamaz. Semih Gümüş’ün de dediği gibi “sorun aşkın bir ışık gibi gelirken, beklenmedik bir anda karanlığa gömülmesi”[2]dir. (s. 143)
Romanda tartışılması gereken diğer bir konu da Emin’in anne sevgisinden yoksun büyümesi. Aynı sorun Unutma Bahçesi’ndeki Şeref’te de görülür. Dadılarla büyüyen, anne sevgisi almayan Şeref ilişkilerinde gerilimlidir. Kadınlara da bu gerilimle yaklaşır. Burada ilgi çekici olan kadınsız erkeğin bir diktatör gibi gösterilmeye çalışılmasıdır. Latife Tekin’in, tüm anlatılarında erkek egemen bir toplumun kadınlarını yüceltme çabasını, kadın yanlısı tutumunu biliyoruz. Son romanı Muinar’da da “kadın hızlansın, erkek dursun artık”[3]sloganıyla erkeği kötülemese de roman dışı bırakır. Ancak hiçbir zaman yazarın tam anlamıyla feminizm yanlısı olduğunu söyleyemeyiz. Latife Tekin, bu konuyla ilgili olarak son söyleşilerinden birinde şunları söyler: “Seksenli yılların ortalarında Türkiye’li feministlerle tartışmaktan vazgeçtim, duruşum onları mutlu etmemiş olabilir, o yıllarda onların da beni mutlu edecek bir duruşu, söylemi yoktu. Erkekler dünyasında kendine yer arayan kadınların, dertleriyle, sorunlarıyla ilgiliydiler ağırlıklı olarak, erkeklerle bir çeşit iktidar kavgasına tutuşmuş gibi görünüyorlardı. Kentli, eğitimli kadınlar başını çekiyordu bu hareketin. Ben yoksulları, yoksul kadınları yazıyordum zaten, feministlerin, annelerimizin bize aktardıkları gizli kadınlık bilgisine karşı küçümser bir hava içinde olmaları da ayrıca canımı sıkıyordu, kadınların doğa karşısındaki durumuna dönüp baktıkları yoktu. O yıllardan bu yana feminist düşünce yerinde saymadı, derinleşti, canlandı, ufku genişledi. Bugün ormanlar için savaşan feministler var, ben kendimi, dağları, ormanlarıyla dünyayı geri isteyen feministlere yakın buluyorum daha çok.”[4] Latife Tekin’in feminizm anlayışı eko-feminizme dönüşür. Romanlarında kadınsız erkek bir diktatöre dönüşürken, erkeksiz bir kadının hali sorgulanmaz. Zor durumda olan erkektir. Bu bağlamda kadın yaşadığı zihinsel ‘aşk’la bir gömlek üstündür erkekten. Unutma Bahçesi’nde somut olarak yaşanmayan ama daha çok Tebessüm tarafından bize duyurulan, hissettirilen ‘aşk’ da zihinsel bir ‘aşk’tır. Tebessüm’ün Şeref’le bir denizde iki ada olmak istemesi, rüyasında bir odada çırılçıplak dolaştıklarını görmesi ama bir türlü harekete geçememesi ‘aşk’ını zihninde yaşaması anlamına gelir.
Romanın sonunda Tebessüm’ün beklediği an gelir… “Şeref, ağaçların arasından usulca süzülerek yaklaştı… Onu bekleyeceğimi biliyormuş gibi yüzüme bakıp yanımdaki sandalyeye oturdu…” (s. 293). Unutma Bahçesi bu cümlelerle biterken yine yaşanamayan, yaşanacağından emin olamadığımız bir ‘aşk’la karşı karşıya bırakılırız.
Asıl tartışmak istediğim, Latife Tekin’in kadın yanlısı ya da erkek karşıtı tutumu değil, erkekte bedensel ‘aşk’ı, kadında ise zihinsel ‘aşk’ı göstermeye çalışmasıdır. Latife Tekin, bedenle sembolize ettiği erkeğin ‘aşk’a bakışını yermeye çalışırken ‘aşk’ın varlık âlemindeki en büyük delili olan beden’i hiçe sayarak ‘aşk’ın özünden uzaklaşır. Sevgiyi ‘aşk’tan soyutladığımızda ‘aşk’ ile cinsel kavuşma ya da bedensel isteklerin eş anlamlı tutulduğunu görüyoruz. ‘Aşk’ın en vazgeçilmez hali olan bedenin iptidaî gösterilmesi ya da erkek tarafından bir ihtiyaç haline dönüştürülmesi yadırgatıcıdır. Korkut Yaltkaya, “Aşka Dirimbilimsel Yaklaşım” adlı yazısında ‘aşkın verdiğinden çok almak’[5] (s. 56) olduğunu söyler. Kadının ya da erkeğin bedensel olanı almak istemesi, arzuladığı bedene sahip olmaya çalışması ‘aşk’ın iptidaî değil mutlak parçasıdır. Ne kadın ne de erkek bu istekte, paylaşımda bir şey kaybedecektir. Aksine ‘aşk’ kendisini var eden beden ve zihinde, her haliyle yaşanacaktır.
Latife Tekin’in son romanı Muinar’a baktığımızda ise; ‘aşk’la yardım eden anlamına gelen, on bin yıldır anarşist ruhuyla yaşadığı dünyada olup bitene duyarlı bir kadın, Muinar’la tanışırız. Muinar’da erkek, maço Tanrılar ve Siyutu’da kendini gösterir. Siyutu’ya âşık olan Muinar’ın onu görebilmesi, ona kavuşabilmesi için bütün kadınların ölmesi gerekmektedir. (s. 213-214). Şüphesiz bir Tanrı oluşuyla Siyutu kusursuzdur. Diğer iki romanda da olduğu gibi Muinar ve Siyutu da ‘aşk’ı yaşayamazlar. Bunda Muinar’ın politik, herkese hodri meydan çeken tarafının da payı tartışılmaz.
Sonuç olarak, ‘aşk’ta zihin ve bedenin aynı’lığı, bir’liği, Latife Tekin’in romanlarında kendini göstermiyor, hissettiriyor. Yazar bunun bilincinde olmasına rağmen kahramanlarına ‘aşk’ı yaşatmıyor. Bu yüzden kendi kendisiyle çelişiyor. “…sanki kadınlar, bir kadın zincirinin son halkası, erkekler de bir erkek zincirinin son halkasıymış gibi hissediyorlar kendilerini, oysa her birimiz, varlığımızı sayısız kadına ve erkeğe borçluyuz, kadın erkek karışımıyız, dişi erkek kokteyliyiz… Muinar, bunun bilincinde, ama erkek cinsinin kadına üstünlüğünü ilan ettiği o eski zamanlardan bu yana, kadının içinde bir şey sakladığını, dünyanın kurtuluşu için, kadınların içlerini açmaları gerektiğini söylüyor. Çünkü Muinar’a göre, içimizde sakladığımız şey, bir zamanlar dünyada yaşanmış olan mutlu bir hayatın hatırası…”[6] (s. 17) diyorsa da bu sözlerin üç romanında yansımasını göremiyoruz.
Sibel Irzık’ın da vurguladığı gibi; “insanın bedenini gerçekten kendinin kılmasının yolu, onu bir başkasına hatta bir başkalığa açabilmekten, bu başkalığa dokunuşun verdiği hazdan geçiyor olabilir.
Ormanda Ölüm Yokmuş da dahil olmak üzere Latife Tekin’in anlatılarında bu haz pek güçlü bir biçimde hissedilmiyor.” [7](s. 223)
Bir metin (zihin) bir bedene (yapı), bir beden de bir metne sahipse; ‘aşk’ı var eden zihin bedendir, beden de zihin. Latife Tekin, bu birliğin yarattığı enerjiyi anlatırken, belki de ‘aşk’ın tarifsizliği meselesini yaşamaktadır.
[1] : Feridun Andaç, “Latife Tekin ile Söyleşi”, Varlık, sayı 1132, Ocak 2002, s. 20-27.
[2] : Semih Gümüş, Yazının Sarkacı Roman, “Romanı Yücelten Bir Roman”, s. 138-157.
[3] : Sema Kaygusuz, Latife Tekin ile Söyleşi, Radikal Gazetesi, 11 Ocak 2007, s. 24.
[4] : İhsan Yılmaz, Latife Tekin ile Söyleşi-“Örtünen Kadının Bedeni İçe Doğru Bükülür, Korkusu Derinleşir, Teninin Işığı Solar”, Hürriyet Gazetesi.
[5] : Korkut Yaltkaya, “Aşka Dirimbilimsel Yaklaşım”, Aşk, Cogito, sayı 4, Bahar 1995, s. 52-56.
[6] : Gamze Akdemir, “Latife Tekin ile Söyleşi”, Cumhuriyet Kitap, sayı 882, 11 Ocak 2007, s. 16-17.
[7] : Sibel Irzık, “Latife Tekin’de Beden ve Yazı”, Kadınlar Dile Düşünce-Edebiyat ve Toplumsal Cinsiyet, s. 201-223.
zafer çakır
FRAGMAN
acı giyinmiş tenini öpüyorum çaresiz
sası sütte memelerin
ormanın yandığına yetişir gibi
doyuyorum ağzımdan irinime vakitli vakitsiz
sana tek sözcük vereceğim
soy acıdan kendini bu akan kan
her dirhemi harf harf heyelan
seyrelsin tenimin bu tuzu yalan
artık göğün –ki kuşağı dumani–
değiştiremediği fragman rolleri
dargın bir kurşun –üzerine zakkum çizili–
ameliyat masasında birinin tetiği gözleri ötekinin iki paslı
revolverdi
kalanı
ipi darağacında kopmuş ölüme sekiz blöf yapmış canımın
dokuzuncusu
tedirgin fısıltı gibi bu –taş öleli çok oldu–
şaşılır değil
her kurşuna bir çocuk doğumu
musa uysal
MUTSUZLUĞUN RESMİ
“Bedbahtlar zalim olur, ben de zalimim, ama...”
Cemil Meriç, Jurnal
Bu yazı ölü filozoflar, manda sürüleri ve oyuncaklar üzerinedir aslında. Mutsuzluk üzerine bir manifesto yazmayı deneyecektim senin için, “Mutsuz Olmanın Yüz Etkin Yolu”, “Ömür Boyu Mutsuzluk” ya da “Mutsuzluğa Giriş” türünde bir çalışma da olabilirdi. Vaktim vardı yeterince, uğraşabilirdim. Elimde hiç kullanılmamış kelimeler vardı hem de en zehirlisinden. Ama “gebe bırakan sözdür” diyen Latin şaire pek inanmıyorum. Hangi ruhlar kelimelerle izdivaca yanaşır?! Bir çölden daha kısır değil mi senin ruhun?! Hiç güneş görmemiş kaskatı bir buz çölü... Issız, dümdüz, bomboş... Çığlıklarımı aksettirecek en ufak bir yükselti bile yok. Derdim yermek ya da mutsuz etmek değil kimseyi. Senin elinde oyuncaklar var, oynadıkça yenilenen, pörsüdükçe parıldayan. Benim elimde sadece lüzumsuz titremeler... Biraz kıskancım, biraz fesat. Kırayım istedim oyuncaklarını, ışıkları söndüreyim, gölgeler korkutsun seni. Ölü filozofların, merhum şairlerin hırıltılı seslerini duy, gaipten.
Çünkü her sabah farklı bir ışıltıyla açılıyor gözlerin; kuşlara, börtü böceğe, gül yüzlü sevgililerine bakıp ‘hayat güzeldir’ diyorsun, günün muhtelif saatlerinde. Kalabalığa karışıyorsun hiç çekinmeden, sokakta bir manda sürüsünün içinde yürüyor, nefes alabiliyorsun, yaşıyorsun. Hiç korkmadan, hiç ezilmeden. Belki yanında gergedanlar var, belki kazlar, tavuklar. Gidecek bir yerin oldu her zaman, yapacak işlerin, tabii vakit kalmadı ‘to be or not to be’ ye. Kendini aynadaki görüntünden tanıman marifet mi? Delphoi Tapınağındaki tabelaya irfan saraylarının hepsinin girişinde rastlayabilirdin halbuki. Hazerat, “Kendini tanı, kendini bilen rabbini bilir” diye başlamışlar söze. Bütün bir düşünme eylemi kişinin kendini tanıma gayretidir, demişler. Seni Eski Yunan’a, Bağdat’a, Şam’a ya da Endülüs’e götürmeye hiç niyetim yok. Ganj’ın kıyıları yeterince hijyenik değil senin için, biliyorum. Kökleri mezkur iklimlere dayanan bilumum fikirler ve duyuşlar başını ağrıtır, mideni bulandırır, farkındayım. Kendini tanıman için sana magazin dergilerinin karakter anketlerini tavsiye ederim. Boyun, kilon, yükselenin, gezegenin, uğurlu madenin... Beni tanımana ise hiç lüzum yok. Tuzun hep kuru kalsın diye yağmurlu gecelerde dışarı çıkmıyorsun ne de olsa. Bir görsen cehennemi bir gürültüyle yırtılıyor tepemde karanlık. Ağrısı kesilmesin diye ha bire beynimi kırbaçlıyor ışıklar. Tabii bir de manda sürüleri... İstisnasız her gün eziliyorum sokaklarda. Aralarında sen de varsın, bir yerde leşime mutlaka rastlamışsındır. Beni tanımana lüzum yok demiştim. Çünkü oyuncakların var senin... Ne şirin, ne sevimli şeyler. Bu yüzden hiç ağlamadın belki, hiç sıkılmadın. Keyfine keder veremedi ötekinin iniltileri. Sana söylüyorum, bunu yaz bir yere. Sevimli ve ölümsüz oyuncaklarının olmasıdır mutluluk, mandalarla dostluk kurmaktır. Bilhassa ölü filozoflardan ve merhum şairlerden uzak durmaktır. Erdemlerin ve bilgeliğin hiçbir derde deva olmadığını sahiplerinden iyi bilirsin... Tatlı uykularının kaynağında ne Stoa bilecenliği ne Kant saflıkları var. Bir kere olsun şu “İrfan Bey” yahut “Fazilet Hanım” nerede yaşarlar bir tanışsam mı acaba diye sormadın hiç? İyi de yaptın. Ancak peygamber kıssalarında ya da evliya menkıbelerinde bulabilirdin onları. Milattan önce veya hemen sonra Basra’da, Hicaz’da, Hind’de, Çin’de yaşamışlardır muhtemelen. Şu ahir zamanın sanal adreslerinde bu türden demode isimler yok.
Senin yine de azıcık yalnız kalmanı, daha doğrusu yalnızlığını fark etmeni istiyorum. Arada bir yerini, yolunu şaşırmanı istiyorum. Hatta sümük gibi yere yapışmanı da. Hayat borularını keseyim istiyorum meyus ellerimle; nefessiz kal, boğul biraz. Ayağının altından kürre-i arzı çekeyim, boşlukta kal biraz. Çırpın, çığlık at, bir şeyleri ara; yitirilmiş, hatta hiç var olmamış şeyleri, mesela beni. Yok yok, hiç lüzum yok buna. Ben sana yeraltından notlar göndereceğim. Kötü bir yer burası. Biraz karanlık, biraz dar... Diyojen çay demliyor, Nietzsche bıyıklarını tarıyor, Sartre hiç durmadan sigara yakıyor; sonra Shopenhauer, Eflatun falan da var... Sen hiç düşünme buraları. Zaten asla prim vermedin cevabını bilmediğin sorulara. Tek uğraşı kavga etmek olan serserilerin harcıdır cevapsız sorular. Züğürt tesellisidir bir yandan. İlk ve tek sorunu intihar olması gereken bir hezeyanın kârı ne ola?! Dünya bir iblisin eseri ya da sani-i zülcelal, hakim-i zülkemalin; tüm yazıları Tosun yazmış ya da bir başkası, bunlardan sana ne?! Sen yaşam pratikleri edinmek için geldin şu fani dünyaya. Yemeklerin en lezzetlisini en sağlıklısını bilmelisin, tatlı huzur dolu yazlarını geçireceğin asude mekanlar keşfetmelisin ve bronz sevgililerin olmalı en trendy’sinden. Peki ya nedendir sana bu tasallutum? Dedim ya biraz kıskancım, biraz zalim...
Bedbaht kişi zalim olurmuş, galiba başta nesfine zulmeder; belki zulme uğramış hisseder kendini, intikam alıyordur; belki de sadece yoksunluktandır zulmü. Oyuncaklara sahip olamayışından, kendini evinde bulamayışındandır. Güçsüzdür bedbahtlar ve bu yüzdendir saldırganlıkları. Ama bir yılan resmi kadar zararsızdır ötekine. Bu yüzden benden korkmana hiç lüzum yok. Sadece merak ediyorum; yüzündeki ahmak çizgilerin, yılışık gülümsemelerinin kaynağını. Kimdir dostların, kimler çalar kapını bad-ı sabadan gayrı? Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerini ya da ölüm ilanlarını okur musun mesela? Yaklaşık yüz elli yıldır verilen ilanları ve taziyeleri. Ruh denilen ne idüğü belirsiz zat vefat etti diyorlar, insan denilen meçhul de ha keza. Hani şu bilinmezliğiyle meşhur tanrı da rahmetli olmuş fi tarihinde. Haberin oldu mu bilmem: Aristo pavyon işletiyormuş bir kıyı kentinde, Hegel’i doğuda bir okula sürmüşler...
Kapını kimler çalıyor, demiştim; bilirim, yalnızlıktan ölesiye korkarsın. Gerçi bronz sevgililerin, sevimli oyuncakların hiç terk etmediler seni ama yine de korkarsın kapının ardında bekleyen bu mevhum misafirden. Biraz ölüm gibidir yalnızlık. Uzaktan birbirine çok benzerler. Birlikte gezdikleri rivayet olunur. Yalnız kalanların ölüm fikrine saplandığı ve ölürken er kişinin yalnız kaldığı bir şehir efsanesi midir bilinmez. Sen yine de ayrılma sürüden. Sadık dostlar edin mandalardan. Mandalar arasında bir manda ol. Dostluk mu daha gerçektir yoksa yalnızlık mı diye sorma gaflete düşüp. Eşyanın gerçekliğini sorgulamak bir cahiliye âdetidir çünkü. Eski kavimler sıkça düşerdi bu sapkınlığa. Belki bu yüzden helak oldular. Kendinde şey-kendisi için şey, varlığın özü, ilk neden, illeti müessire, illeti tamme, yok ıvır yok zıvır... Neyse ki geride kaldı o karanlık çağlar. İyiye gidiyor dünya; geçmişin bütün bu baş ağrıtan, mide bulandıran süprüntülerinden kurtuluyor yeryüzü. Bir aydınlık çağ mı yoksa bu soluklanan. Yerkürenin iki kutbu da aynı anda aydınlanıyor zira. Sen karanlıktan da korkarsın eminim, zaten senin için yaktılar şehrin tüm lambalarını. Boş bir anında gölgen ayağına takılmasın diye söndürmüyorlar neonları bir lahza bile. Sessizlik içini ezmesin diye majör şarkılar çalınıyor her yerde en yüksek volümde. Odanda gezinirken burnuna birdenbire bir boşluk çarpmasın, içine bir ukde düşmesin diye senin için kuruldu, televizyon kanalları, internet siteleri... Her şey senin için, her şey... Önce tanrı öldürüldü, ikide bir tarihe müdahale edip sana hesap sormasın diye; sonra ruhu öldürdüler, gereksiz acılar çekmeyesin diye; sonra insanı, sen sokakta sürüler halinde rahat gezinesin diye... Her şey keyfine amade, emrine muntazır. Tek yaşamak kalıyor sana hiç usanmadan, hiç bunalmadan, hiç boğulmadan. Hoşça bak zatına, diyor, bir merhum şair. İyi ama, senin için nedendir bunca laf sarfiyatım?!
Biraz hınzırlık benimkisi, biraz işgüzarlık... Bazen istiyorum ki ürküteyim mandaları, kazların boş böğrüne tekme indireyim, tavuklar yumurtadan kesilsinler. Heyhaaat! Ne sayhalık istidadı var sesimde ne de doğrulmaya izin var yevmiddin’den önce. Ben yeraltından notlar göndereceğim sana okumayacağını bile bile. Okumak vakit kaybı senin için biliyorum; göz yorar, baş ağrıtır. Keşke bir ressam olsaydım diyorum bazen, işgüzarlık bu ya, gözlerin görmediği, gönüllerin katlanmadığı renkler keşfetseydim, nasıl bakar, ne anlardın bilmiyorum ama bir resim çizseydim senin için; Mutsuzluğun Resmini...
Ey dil hele bu alemde bir adem yoğ imiş
Var ise de ehl-i dile mahrem yoğ imiş
Gam çekme hakikatte eğer arif isen
Farzet ki elan bu alem yoğ imiş
Nef'i
yusuf uğur uğurel AKREP
Uzun bir eski zaman dürbünüyle bulutlara dokunurken
Kendimi, bir hayvanı seyreder gibi dinliyorum ve
Her deniz ister istemez kendine döner
“Daha önce söylenmiştir köpük, köpürmeden
Ya bir denizkızı geçer ya da batmış bir geminin sesi”[1]
İlginçtir, karanlıkta daha çok duyulur eşya
İki yüzlü bir maske atılmışsa buraya, düşer
Üstelik doğanın çığlığı girer araya.
İcat edilmiş ateşe küfrediyorum; tekerleğe, merdivene
Çıkıp da inemeyen var gül dikene fazlayken
Herkes aynı yemeği yiyor ya, küfleniyor insanın dili
Nemli kutularda kalplerimi sayıyorken
Şükretmenin bencilliği sarıyor kimilerini.
Bir sembol müdür lades kemiği?
Aklımda tehlikeli addedilen yaratıklar dolaşıyorken
Lades kemiği sembolün ta kendisidir ve alın, size akrepler veriyorum.
Ölü kokuyor sokaklarımız, yanlarından geçiyoruz
Balkonlarımız çok temiz. Aman! Eve çıkıyor bütün yollar.
Çünkü biz bir akreple karşılaşınca, onu öldürmek zorunda kalırız.
dora mengüç
BİZİM KUŞAK
Birincisi, çanaklarımızla ilgili bir problemimiz var!
Zamanında meydanlara dökülmüş bir neslin belki çocukları, belki torunları, belki de uzaktan akrabalarıyız. 68 kuşağının… Aslında Fransa’daki ile Türkiye’deki 68’liler elbette bire bir aynılık taşımıyor. Fakat çok hayati bir özdeşliği paylaşıyor bu kuşak : “Tepki göstermek” Fransız gençlerin siyasi haklarını savunmasını, “karşı gelmek” amacıyla Sorbonne Üniversitesi’ni “işgal etmesini” ve devamındaki gelişmeleri ancak ikinci elden yorumlayabiliriz. Özellikle “ikinci harpte 40 milyon insanını kaybeden Batılı ülke gençlerinin bir sebep bulmaya çalışmasını, biz bu dünyaya ne yapmaya geldik, niçin öldürüyoruz?” * gibi soruları cevaplandırma isteklerini ise anlamayabiliriz. Tın, tın, tın; o da nesi? Bir teneke sesi! Ama bu “tam olarak” bizim suçumuz değil(di)!
68’liler daha çok başkaldırışı simgeleyip demokratik çözüm arayışlarına pek yüz vermese de, bizim tek silahımız demokrasi olmalı. Fakat asıl sorun da burada filizleniyor zaten. Zira biz demokrasiyi sadece “halkın kendi kendini yönetmesi” şeklinde öğrenmekle yetinmiş bir nesiliz! Demokrasinin diktatörlük ve tiranlığa karşı kendi kendini doğuran, karşı ve zorunlu bir kavram olduğunu hatırlamak ve bunu içselleştirmek sanırım çoğumuz için birkaç adım uzaklıkta. Bu sebepten olsa gerek hiçbir zaman yoğurdun tamamını da yiyemedik. Kaymağın tadı güzel ve hazmı çok daha kolaydı.
Sistemin siyasal katılımdan dışladığı 68’liler (ateş) ve ülkemizde 78’liler (kor) “Haydi, şu feleğin çemberine çomak sokalım!” demişlerdi. Ne kadar doğru ya da yanlıştı? Onu bile tartışamadık. Birçoğu bizlere sitem bile edemeden terk ettiler bedenlerini. Kimisi şiddetin oyuncağı oldu(rul)du, kimisi kurbanı, kimisi de düşüncelerinin üserası. Kodese tıkıldılar. Öyle ya da böyle ot değildi kimse esası itibariyle. Şimdiyse en az öküzün trene baktığı kadar durağanız belki de. Hep bana, hep bana! Egoist bir kuşağız biz. Bizden başka kim ilgilendirir ki bizi, bencil şahsiyetlerimiz ekseninde? Hele bir de geçmişin izleri mevzu bahisse! Tın, tın, tın; o da nesi? Bir teneke sesi!? Ama dedim ya, bu “tam olarak” bizim suçumuz değildi.
Yıl: 1975. Süleyman Demirel’in kurduğu milliyetçi cephe hükümetiyle birlikte şiddet olaylarının oranı da artış gösterdi. Ama biz Demirel’i sadece siyasi bir duayen olarak hatırladık. Ya da GAP’ı gaptırmaz bir mühim proje adamı! 12 Eylül öncesi her gün yaklaşık 10 insan hayatını kaybetti. Kime ne? 13 Aralık 80’de hayatının en güzel dönemindeki Erdal Eren asıldı yaşı büyütülerek! 17 iken, 18 edildi. Aman canım, Allah rahmet eylesindi! Eğitim durmaksızın aksadı. Geceleri sokağa çıkılamadı. Ve gün geldi! 12 Eylül 1980’de -bugün en fazla Marmarisli ressam amca” yakıştırması yapabildiğimiz- Evren Paşa yönetime el koyuverdi. Geçenlerde bir “biz”den arkadaşa sordum: “80’ler ne ifade ediyor senin için?” diye. “İyi müzik yapıyorlardı!” dedi. Gerçekten de sevilirdi Joe Cocker, Tiffany ve Eddie Money. Suçlu ‘tamamıyla’ biz değildik! Birçoğunun hapishanelerde birbirinden iğrenç işkencelere maruz kaldığını nerden bilebilirdik?
Üçüncüsü, biz de tüm nesiller gibi şakşakçılığı severiz!
Bir güzel tükettik. Yemek, giysi, TV, bilgisayar oyunu, kadın, erkek, duygu, sevgi, içki… Devam da ediyoruz hâlihazırda, bu dünyanın en doğal işlerini yapmaya. Fakat çarkın öbür dişlisini unuttuk. Üretmeyi pek bilemedik. Yeni dünya düzeni de böyle değil miydi zaten? Yoksa salt bizim gençliğe mi mahsustu bu derece angutsal davranış bozuklukları? Birkaç ay geriye gidin ve Fransa’daki öğrencilerin tepkisini hatırlayın. Parlamentoda çıkan yeni istihdam yasası 26 yaşından küçük gençlerin işten çıkarılmasını kolaylaştırdığı için yaklaşık iki milyon kişi (2.000.000) sokaklarda yürüyordu! Ve 84 üniversitenin 69’unda eylem yapılıyordu. Duyarlıydılar. Yine geçtiğimiz aylarda, Abbas Güçlü ‘Genç Bakış’ta Kenan Evren’i ağırladı. Evren konuştukça, gençler de tam bir “Türk” genci edasıyla baktılar yüzüne. Netekim Paşa dedi ki: “İdam cezaları bugün önüme gelsin, elim titremeden imzalarım!” İdamlar için eli titremeyen ama konuşurken eli titreyen zat-ı muhteremi alkışladı o gece amfideki “içeri alınmış” tüm genç eller işte.
Tam suçlu biz değildik!
Biraz karşımızdaki o tonton dede, biraz yaşanılmadıkça anlaşılması zor geçmişe dair korkular ve biraz da kendimizdik! Bendim, sendin, bizdik. X kuşağı, Y kuşağı, ebemkuşağı, gökkuşağı, 3 bilinmeyen denklemli play-station kuşağı! Winning Eleven’da güzel oyunmuş hakikaten…
