0

11 - nur peri

6/12/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı


nur peri

 

11

 

son kitabını görmeden gitmişsin, sanki gitmişsin gibi; gittiğin yeri nafile bilirmiş gibi... sahi hangi kitabını göremedin, kitap biraz da okur dili, hangi şiirini, hangi aforizmanı yazamadan gittin, diye düzeltmek gerek.

doğan, “hayat...” diye başlayan bir önermem olmadı, ama sanki hayat bir acıyı bir kez yaşatmakla yükümlü. sen ölünce sema mutlu öldü benim için. evet, o sema. senin sorduğun, benim anlattığım fotoğraftaki sema. oysa sen kayboldun, biraz kayıptın; artık aranamayacak, bulunamayacak birden bire...

o eve oğlumu getiremedim diye anneni görmeye gidemedim. bir acıysa senin ölümün, benim acım olmasa da bir tek annene sarılsam inanacaktım öldüğüne. şimdi arayamadığım, göremediğim ‘zaten’e sığındığım bir faniymişsin gibi kaçabildim senden. benim bildiğim senden kaçıldığı fikri... bir de kapkara, çukur, acı, siyah, yani zeytin, yani karanlık gözlerini unutmuş gibi badem kavuranlar... karslı olmak nasıl bir şey? memleketin kavruk delikanlılarına nazire gibi karın yaktığı, bilime selam eder gibi yanmış senin için... iç yanması, dış soğumasıysa eğer, bir bir toplatılsın o benim diyen seslerin mavisi. sanki ölen boncuk. mesut dertmiş meğer, edepli bir girdaptan sesleniyor sana... diri salih kendi öldü sanıyor. yakında kanatlanıp uçacak, ankayım, diyecek kendine, anan yokmuş gibi...

şeref’in isyanı kime bilmiyorum. ama telaşı seni yaşatmaya değer... bir ölüm iyiliğinden bahsediliyor senin hastalığında, bir de umut sendromundan, yakınlarını tehdit eden... şeref umudu uzatan, bahsedilemeyen hale talip, tıpkı kendi gibi. acısı kendine benziyor yakınlarının. ananınki benzemiyor; acı sığınacağı yeri aramıyor ki, misafirlik etmeye hevesi mi var ki bu kadar kapısı var... ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar...

ben bir iğne kaybetmedim, diyordu baba ocak... acı, yüzyıllardır hüküm sürdüğü bu dilde önüne evlattan başka şey katmamış ısrarla. arkadaş acısı, diye bir deyiş yok mesela. gönül yarası var... yara da nazlı bu bakımdan... kaybetmek başka bir şey... biraz da yaşayanla ilgili, içlisi de yok yani acının... kaybetmenin tezahürü anandan acı dileniyor...

babanı gördüm fakat... düğününe çağıracaktım sizi, dedi karacaahmet’te. bize bakıp bakıp bir terslik sezdiği belli. öyle bir dayanışma, bir kaynaşma, hep bir ağızdan sevme hali olmadığı besbelli. ancak düğününde bir araya gelebilecek şüphelileriz yani... baba için oğul kırkına dayanınca biraz da böyle... senin, benim babam için böyle... bir arkadaş muamması yaşattığımız. çetin varmış mesela... ben uydurduğunu düşünürdüm. ev ararken, çetin’e uğrayalım, diye ısrar edişini bile, hay allah başka bir semtte ev arayalım da çetin meselesini atlatalım, diye geçiştirmeye çalıştım ve direksiyonu kırdım; sen ısrar etmesen, şimdi o semtte oturmuş olmayacağız.

düğünde tanışmamanın bir şansı var. cenazen yoktu... yıkadılar seni; tabut diye yutturdukları bir şeyin içinde, yeşil bir arabada... ama seni gömmedik, yolcu ettik. ne tuhaf... şehrin orta yerinde yıkandık...

serdar çocuk oldu. sen çocuk oldun... “biliyor musun ölülerin gözleri puul puul oluyormuş” dedi çocuk sesiyle. sonra apar topar...

hepimiz kavak olsak da dikseler etrafına, serin tutar belki... mezar kavağı, kavak mezarı... kars neresi doğan? işaretlemek mi silmek mi lazım haritadan bilemiyorum...

“beni hoyrat bir makasla ah eski bir fotoğrafta oydular”

oğlumun fotoğrafını istediler. tereddüt etmedim... sana getirirken tedirgindim... birbirimizin fotoğraflarına hiç bakmadık. albümün var mı doğan? Birbirimize günlüklerimizi hiç okumadık. geç arkadaşlık... geçkin arkadaşlık...

sende dostluk yok, sanki senin dostun da yok...

görkemli bir arkadaşlıkla dönmüş rulet...

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır