Yeni yeniyazı!

21/4/2008 tarihinde yazıldı.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı




Yeni yeniyazı ilk sayısıyla



 kitapçılarda!














yeniyazi@gmail.com






 

"yeniyazı" arayanlar için

25/12/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

"yeniyazı" arayanlara ;

 

1-İstanbul:

Mephisto, Simurg, Pentimento, Semerkant, Genç Mephisto, Seyhan, Khalkedon kitabevleri ve Nâzım Hikmet Kültür Merkezi

 

2-Ankara:

Turhan, Bilim-Sanat, Birleşik ve İmge kitabevleri

 

3-İzmir:

Yakın, Pan, Kabile kitabevleri

 

4-Sakarya:

İthaki Kafe (Migros yanı)

 

5-Trabzon:

Derya Kitabevi ve Fanzin Cafe

 

6-Eskişehir:

1-Adımlar Kitabevi, 2-İtalik Kitabevi, 3-Ada Müzik (Üniversite)

 

yeniyazı 3

9/12/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı



      ismail cem doğru

 

ANAHTAR

 

İstemem bir kozalak içinde büyümeyi birden

Durduğum yerlere evcil dilekler kadar yakın olmak istemem

 

“Biz gereğini yaparız” türünden arkası yazılmış bir aşk

biz gerekeni uygunsuz dileklerden umacak kadar yenik

ama yarımız sırlarının tutsağı, geri kalanlar kendine bir sır arar

Beklemenin de bir salıncağı var kalmadı yakınılacak bir yer

 

Biz sizi, size karşı birikince ararız; derlenin şimdi

 

İstemem, düşmesin beklemenin güzellikleri

Durduğum yerlere ilişen söylenceler bizi alıkoysun istemem 

 

Sonra bağımlısı da olalım beklemenin; kurşun haberleri

Beklemek için tutunduklarımızdan kopalım

“kavuşuruz diye ürküyorum” gibi cümleler hazırlayın

bir başına ayrılık için karşılıksız acılar toplayalım

 

İstemem bir ağlama aralığı kadar monarşi

Günlerin yarışı eşit koşullarla olsun, istemem

Belki süre gelir çalınmış yılların hatırları

Üstüme çökmüş denizlerle uyuşabilirim

 

İstemem bir köstebek kadar yerim olsun da derleneyim

Hazır şeylerden konuşsaydık tanıdık yaralardan, dahası

Hafif duruyor üstümüzde bir ölüme yüklenen anlam

“Az kalsın” diyorlar tüm kabullere “az” kalıyor durmadan

 

Ama anahtarımı kaybettim ki ne yazık, kapı da aramızda mahsur kaldı

 


      emel güz

 

KADIN CEVAPSIZDIR

 

ölünce insanın gittiği yer kendisi…

içimdeki ukdeyim, şiir çürütür…

artık görünmez sesimdeki neşe…

kırıldı hayat kasem, gidip döndüm erkekten…

 

uzattım rüyamı, rüyalara inandım…

saçlarımı okşayan yine benim ellerim…

yine ben okuyorum yazdığım bu şiiri…

bakışım kâğıda düşünce gördüm kendimi…

 

zamanın tavrı bulmak ve yanılmak…

beni ürküten şeyler şimdi ben oldu…

kiminle konuşsam hatırlamıyorum…

hangi soğuk buluşmada kırdım kendimi…

 

 

ruhumu aydınlatan geceden geçtim…

sabahın uyuyan erkek karanlığına…

makasa yalnızlıkla verdiğim cevap…

saçlarım uzar durur ayna karşısında…

 

 

kayıtsız yaşamam bundan, yitirdim!

inandığımı gördüm, öyle somuttu!

anladım dirildiğimi mide ağrısından!

ölünce insanın gittiği yer kendisi!

 

11 - nur peri

6/12/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı


nur peri

 

11

 

son kitabını görmeden gitmişsin, sanki gitmişsin gibi; gittiğin yeri nafile bilirmiş gibi... sahi hangi kitabını göremedin, kitap biraz da okur dili, hangi şiirini, hangi aforizmanı yazamadan gittin, diye düzeltmek gerek.

doğan, “hayat...” diye başlayan bir önermem olmadı, ama sanki hayat bir acıyı bir kez yaşatmakla yükümlü. sen ölünce sema mutlu öldü benim için. evet, o sema. senin sorduğun, benim anlattığım fotoğraftaki sema. oysa sen kayboldun, biraz kayıptın; artık aranamayacak, bulunamayacak birden bire...

o eve oğlumu getiremedim diye anneni görmeye gidemedim. bir acıysa senin ölümün, benim acım olmasa da bir tek annene sarılsam inanacaktım öldüğüne. şimdi arayamadığım, göremediğim ‘zaten’e sığındığım bir faniymişsin gibi kaçabildim senden. benim bildiğim senden kaçıldığı fikri... bir de kapkara, çukur, acı, siyah, yani zeytin, yani karanlık gözlerini unutmuş gibi badem kavuranlar... karslı olmak nasıl bir şey? memleketin kavruk delikanlılarına nazire gibi karın yaktığı, bilime selam eder gibi yanmış senin için... iç yanması, dış soğumasıysa eğer, bir bir toplatılsın o benim diyen seslerin mavisi. sanki ölen boncuk. mesut dertmiş meğer, edepli bir girdaptan sesleniyor sana... diri salih kendi öldü sanıyor. yakında kanatlanıp uçacak, ankayım, diyecek kendine, anan yokmuş gibi...

şeref’in isyanı kime bilmiyorum. ama telaşı seni yaşatmaya değer... bir ölüm iyiliğinden bahsediliyor senin hastalığında, bir de umut sendromundan, yakınlarını tehdit eden... şeref umudu uzatan, bahsedilemeyen hale talip, tıpkı kendi gibi. acısı kendine benziyor yakınlarının. ananınki benzemiyor; acı sığınacağı yeri aramıyor ki, misafirlik etmeye hevesi mi var ki bu kadar kapısı var... ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar...

ben bir iğne kaybetmedim, diyordu baba ocak... acı, yüzyıllardır hüküm sürdüğü bu dilde önüne evlattan başka şey katmamış ısrarla. arkadaş acısı, diye bir deyiş yok mesela. gönül yarası var... yara da nazlı bu bakımdan... kaybetmek başka bir şey... biraz da yaşayanla ilgili, içlisi de yok yani acının... kaybetmenin tezahürü anandan acı dileniyor...

babanı gördüm fakat... düğününe çağıracaktım sizi, dedi karacaahmet’te. bize bakıp bakıp bir terslik sezdiği belli. öyle bir dayanışma, bir kaynaşma, hep bir ağızdan sevme hali olmadığı besbelli. ancak düğününde bir araya gelebilecek şüphelileriz yani... baba için oğul kırkına dayanınca biraz da böyle... senin, benim babam için böyle... bir arkadaş muamması yaşattığımız. çetin varmış mesela... ben uydurduğunu düşünürdüm. ev ararken, çetin’e uğrayalım, diye ısrar edişini bile, hay allah başka bir semtte ev arayalım da çetin meselesini atlatalım, diye geçiştirmeye çalıştım ve direksiyonu kırdım; sen ısrar etmesen, şimdi o semtte oturmuş olmayacağız.

düğünde tanışmamanın bir şansı var. cenazen yoktu... yıkadılar seni; tabut diye yutturdukları bir şeyin içinde, yeşil bir arabada... ama seni gömmedik, yolcu ettik. ne tuhaf... şehrin orta yerinde yıkandık...

serdar çocuk oldu. sen çocuk oldun... “biliyor musun ölülerin gözleri puul puul oluyormuş” dedi çocuk sesiyle. sonra apar topar...

hepimiz kavak olsak da dikseler etrafına, serin tutar belki... mezar kavağı, kavak mezarı... kars neresi doğan? işaretlemek mi silmek mi lazım haritadan bilemiyorum...

“beni hoyrat bir makasla ah eski bir fotoğrafta oydular”

oğlumun fotoğrafını istediler. tereddüt etmedim... sana getirirken tedirgindim... birbirimizin fotoğraflarına hiç bakmadık. albümün var mı doğan? Birbirimize günlüklerimizi hiç okumadık. geç arkadaşlık... geçkin arkadaşlık...

sende dostluk yok, sanki senin dostun da yok...

görkemli bir arkadaşlıkla dönmüş rulet...

 

KIYIM - özgür ozan

5/12/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı


      özgür ozan

 

KIYIM

 

                                               ezgi deniz’e

 


senin de kendi gözlerince bir haklılığın var

iptilaları taşlamak, evet belki en doğrusu

 

gecesin, yürüdüğüm yola hangi sokak dayanır

hangi sokakta yanar aşk içeren lamba

 

keşke size birer serçe armağan etseydim

sırça bir kelepçe ya da iplik, iğne

teğelle deseydim masamı kalemine

 

adın gibi biliyorsun sen de silme yokluk vardı

hep boğulduğumuz şişelerde, geçilmiş bir ser

hoş bir yanı var sekliklerinin de

               

tek ricam senden, beni horozdan bilme

 

ağızda çokça gevelenmiş bir atonal ezgiyi

sonradan söylerken kekelemek olasıdır, anladım

kıymak kökünden gelir kıyı

 

kendince bir küfrü var çekip gidişlerinin

al sancağa yapıştırılmış bir kıbrıs çıkartması

işgal dersin, ilhak dersin, muhakkak dersin

ne dersen de ayağında salladı bizi çok

çok emzirdi, ninniler de cabası, yine de

çimlere iliştirilmiş küçük kırmızı gemi

midir karşılayan seni, bir özerkliğin gizli

senin de, sesinde, benlerinde, şiirinde

bir dişil koruma sancısı, koruma sanrısı

sonrası çilek lekeli bir doğum tebriği

kalburun alt taraflarından sorumlu mavi tanrısı

 

böylece, ilk kez kekeledim söylerken bir şarkıyı

neyse, madem son slogandır artık eylemde

unutma, kıymaktan kıyı!


      umut taylan

 

NEKROFİL HAVABASINCI

 

                                               ~ Islanmışbul

 

Kimi terimler tehdit ediyor yalnızlığı

Kendi kulvarına sokulduğu mağarasında

Yitik yağmur eskiten rönesans erkeklerinin

Bıçkın, sarımtırak tenli erkeklerle

Mavi dudak emzikleriyle öpüştüğü bir gecede;

Kimi mektuplar ulaşmıyor hiçbir şehre.

 

Kimi yalnızlıklar da tehdit ediyor kişisel

Edimlere saklanmış, gizli örselenmiş

Gizli taciz edilmiş bedenlerin azametini

Dudakaralarında sakınan sevgililerin matemine!

Matem, kelimede isimsiz sızlayan kısa boylu

Bir meleğin kıyafeti; yırtılmış, buruk boynuna

Satanic kolyeler asan bir melek gibiyiz;

Bu melekler şehirleri taciz ediyorlar,

En olmadık yerleri nedense hep atom

En olmadık yerleri uvertür .

En olmadık yerlerinde tuhafsanması elzem

Ellerini yırtık kelimelerle eskiten,eskil

Geceliğini ayakdiplerinde silken; bu melekler

Kimi terimleri tanrı’ya peşkeş çekiyor.

 

İlk gelen emir;

oku’ değil - de - kurban et gibi geliyor

Bana. Zaten bana gelen ilk rahimde doğuyorum

Ben; elleri ayakları Islanmışbul olan sığlığa!

 



türkân yeşilyurt

 

GÜLER YÜZLÜ BİR DENEMECİ: SABAHATTİN EYÜBOĞLU

 

“Montaigne’den el alan bir denemeci başka türlü düşünemez zaten. O da Montaigne gibi köhne inanışları, doğaya, akla aykırı alışkanlıkları, safsa-taları baltalıyor; dünya sevgisine, müspet düşünceye, geçekçi edebiyata yol açıyordu.”

Mustafa Şerif Onaran

 

Cumhuriyet dönemi yazarlarından Sabahattin Eyüboğlu (1908-1973), deneme-lerini Hakimiyet-i Milliye, İmece, İnsan, Kültür Haftası, Tan, Tanin, Varlık, Yap-rak ve Yeni Ufuklar gibi çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlar. Eyüboğlu’nun dene-melerinde işlediği konulara, belli başlı temalara, dil ve üslûba bakıldığında yüzü Ba-tı’ya dönük, ama gelenekle ilişkisini koparmamış, halkçı bir aydın olduğu görülür.

 

I. Tema

Sabahattin Eyüboğlu’nun denemelerindeki başlıca temalar şu başlıklar altında toplanabilir: Batı uygarlığı, yaşayan geçmiş, Anadoluculuk görüşü ve halkçılık anla-yışı. Halkçılık anlayışı ise halk kültürü, halk aydını ve halk dili biçiminde sınıflandı-rılabilir.

 

A. Batı Uygarlığı:

Fransa’da eğitim gören ve İngiliz edebiyatı üzerine incelemeler yapan Sabahat-tin Eyüboğlu Batı’yı yakından tanımıştır. Ayrıca Materlinck, Molière, Montaigne, Musset, Platon, Shakespeare gibi birçok yabancı yazarı dilimize çevirmiştir. Bu ne-denle dünya görüşü Batı felsefesine dayanır. Akılcı, maddeci, pozitif bilime dayalı hümanist bir tutumu benimser. Ancak Batı’ya körü körüne hayranlığı değil, Batı’ nın çağdaş değerlerini savunur. Batı uygarlığı ile halk kültürümüzü birleştirmeyi amaçlar. “Emperyalizm ve Kültür” adlı yazısında da Batı kültürünün millî değer-lerimizin bilincine varmamızı sağladığını ifade eder:

“Bizim Batı kültürüne yönelişimiz, Batılıların Yunan-Roma kültürüne yönelişleri gibi skolastikten kurtulup kendine gelmedir aslında. Hümanizme Batılıları, Batı kültürü de bize özgür ve bağımsız bir insanlık özlemi getirmiş, millî değerleri yok etmek şöyle dursun, özellikle bu değerlerin bilincine götür-müştür. Yüzyıllardır hor görülmüş halkımızın sanat gücünü kimler gün ışığına çıkardı? Kimler eşelemeye başladı topraklarımız altında uyuyan uygarlıkları? Selçuklu, Osmanlı anıtlarının bile tozlarını kim sildi? Batı kültürüyle yetişme-miş olanlar mı?”[1]

 

B. Yaşayan Geçmiş:

Sabahattin Eyüboğlu’nun her ne kadar yüzü geleceğe dönükse de geçmişle bağı-nı koparmaz. Sanat ve edebiyatta da sanatçı ve edebiyatçıların geçmiş birikimi değiştirip dönüştürmesi gerektiğine inanır. Bu bakımdan divan şiirinin bizim kla-siğimiz olduğunu savunur. Bu görüşünü “Yeni Türk Sanatçısı Ya da Frenk’ten Türk’e Dönüş” adlı yazısında şöyle dile getirir:

“Frenk klasiklerine benzememek divan şairlerimizin klasik sıfatına lâyık görülmemelerini gerektirmez. Biz kendi edebiyatımız için klasik deyimini, bir ulusun sanat zevkini kurmaya yarayabilecek eser anlamında kullanmalıyız. (Sadece Corneille, Racine anlamında değil).

Eski şairlerimizi içine almayan bir klasik tanımına hiçbir Türk şairi girmez. Hiçbir Türk şairini içine almayan bir klasik tanımı da hiçbir mantığa girmez. Bizim “klasiğimiz yoktur” demek, bizim edebiyatımız yoktur, dermektir. Ede-biyatımız yoksa biz de yokuz.”[2]

 

C. Anadoluculuk Görüşü:

1950’li yıllardan sonra ortaya atılan Sabahattin Eyüboğlu’dan başka Halikarnas Balıkçısı ve Azra Erhat’ın da savunduğu Anadoluculuk görüşüne göre Türk kültürü-nün kökenlerini Orta Asya’da aramak, Batı kültürünü örnek almak yanlıştır. Gerçek Türk kültürü, tarih boyunca Anadolu’da yaşamış halkların kültürlerinin bir sentezi-dir. Batı uygarlığının temeli kabul edilen Yunan uygarlığı, aslında Anadolu’da do-ğup, gelişmiştir. Bu bakımdan İlkçağ Anadolu uygarlıklarına akılcı, maddeci, pozitif bilime dayalı bir açıdan hümanist bir tutumla yaklaşmalı, Anadolu’daki bütün kül-türler benimsenmelidir. Eyüboğlu, “Bizim Anadolu” adlı yazısında bu görüşünü şöyle dile getirir:

“Bu memleket bizim olduğu için bizim, fethettiğimiz için değil. Aramızda dışarıdan gelmeler çoğunluk olsa bile -ki değil elbette- kaynaşmış, halleşmiş hepsi. Fetheden de biziz artık, fethedilen de. Eriten biziz, eriyen de. Biz bu top-akları yoğurmuşuz, bu topraklar da bizi. Onun için en eskiden en yeniye ne var-a yurdumuzda öz malımızdır bizim. Halkımızın tarihi Anadolu’nun tarihidir. Paganmışız bir zaman, sonra Hıristiyan olmuşuz, sonra Müslüman. Tapınakları kuran da bu halkmış, kiliseleri de, camileri de. Bembeyaz tiyatroları dolduran da bizmişiz, karanlık kervansarayları da. Kâh bozkıra çalmışız, kâh mavi denize. Sayısız devletler, medeniyetler bizim sırtımızda yükselmiş, bizim sırtımıza çökmüş. Yetmiş iki dil konuşmuşuz Türkçe’de karar kılmazdan önce. Hepsinin tadı kalmış damağımızda. Aylarımızın, günlerimizin, köylerimizin, kentlerimizin adlarına bakın. Ne değişik eller, ne değişik halk oyunlarında tutuşmuş, ne horonlara, ne halaylara girmişiz. Doğuyla batı sarmaş dolaş olmuş bizim içimizde. Ya o ya bu değil, hem o hem buyuz biz.”[3]

 

D. Halkçılık Anlayışı:

a. Halk Kültürü:

Sabahattin Eyüboğlu’na göre sanatçı ve edebiyatçıların halktan öğrenmesi gereken birçok şey vardır. Bu nedenle halk oyunları, halk türküleri, halk bilmeceleri gibi kaynaklara gitmelidirler. “Halk Kavramı” adlı yazısında da halk ile aydın, sanatçı ve edebiyatçılar arasındaki farkları ortaya koyar:

“Halk karagözü yapmış, biz o cıvık operetleri; halk Yemen türküsünü söylemiş, biz o yapışkan, o ağlamış şarkıları; halk alçak gönüllü ustalar yetiştirmiş, biz burnu Kaf dağında üstatlar; halk Türkçe gibi bir dil yapmış, biz geçenki gibi bir kongre; halkın atasözleri var, bizim bin bir tuhaf vecizemiz.”[4]


b. Halk Aydını:

Sabahattin Eyüboğlu’na göre aydın ve halk, diğer bir deyişle Prospero ve Kaliban diye iki ayrı dünya yoktur. Ancak “İstanbul aydını” ve “halk aydını” olmak üzere iki farklı aydın vardır. Kendi aralarında yaşayan, halkın anlamadığı bir dille konuşan, kendini beğenmiş “İstanbul aydını” yerine “halk aydını”nı savunur. “Halk aydını”nın temel özelliklerini “Halkın Anladığı Aydın” adlı yazısında şöyle sıralar:

“Kendini bilmek, dünyayı bilmek, bilmediğini bilir görünmemek, bildiğini mertçe, cömertçe yaymak, bir de, bizim bilhassa bizim için, bu memleketin her yerinde, her zaman, her aydın kişiyi bir ömür boyu doyuracak iş, bilgi ve sevinç kaynağı bulunduğuna inanmak.”[5]


c. Halk Dili:

Sabahattin Eyüboğlu, Türkçe’nin millî bir kültür dili olabilmesi için halk dilinin, başka bir deyişle konuşma dilinin bilim, felsefe ve edebiyat diliyle birleşmesi gerektiğine inanır. Bu inancını “Dil Üstüne” adlı yazısında şöyle ortaya koyar:

“Halkın konuştuğu dille, bilim, felsefe ve edebiyatın dilini birleştirmek, başka bir deyimle düşündüğünü konuşur gibi yazmak, ilk işi olmuştur, Avrupa’da aydın kişilerin. Orada millet şuuru bu birleşmeyle doğmuş, bu birleşmeyle edebiyat kısırlıktan kurtulmuş. Rönesans dedikleri davranış bir bakıma halk dilinin yazı dili olması demektir. Değil ileri aydın gençler, atılgan yazarlar, ister istemez ağır adımlarla yürüyen akademiler bile konuşulan dilin ardına düşmüşler, lûgatlerini, gramerlerini yalnız halktan ders alarak yazmışlar. Bizim Batı kültüründen alacağımız ilk ders de, bu olmalı değil miydi?[6]

 

II. Konu:

Sabahattin Eyüboğlu denemelerinde ağırlıklı olarak dil, edebiyat ve sanat konularını işlemekle birlikte resim, heykel, mimari, sinema, tiyatro ve folklor konularına da yer verir.

 

III. Dil ve Üslûp:

Sabahattin Eyüboğlu, sade ve yalın bir dille söyleşiye yakın bir üslûpla yazar. Yer yer başka yazar ve şairlerden alıntılar yapmakla birlikte düşüncelerini daha çok düz bir biçimde, doğrudan doğruya aktarır.

 

 

KAYNAKLAR:

Sabahattin Eyüboğlu, Mavi ve Kara, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1999, İstanbul (ilk baskı 1961).

Sabahattin Eyüboğlu, Sanat Üzerine Denemeler, Cem Yayınevi, İstanbul, 1974.              

Hüseyin Atabaş (haz.), Türkiye’de Eleştiri ve Deneme, Tömer Yayınları, Ankara, 2001.



[1] Sabahattin Eyüboğlu, Sanat Üzerine Denemeler, Cem Yayınevi, İstanbul, 1974, s.170-171.

[2] A.g.e., s. 15.

[3] A.g.e., s. 9.

[4] Sabahattin Eyüboğlu, Mavi ve Kara, s. 14.

[5] A.g.e., s. 50.

[6] A.g.e., s. 39-40.

 


      nursel türkemiş

 

ANADİLİ NEDİR KELEPÇELERİN

 

Çardağa çizilmiş militan eskizleri erguvanların
Şeker begonyaların kahkahaları karantinada
Sütuna tırmanıyor karakalem daha çok eflatun
Bakışlarım pastel kokum tiner ellerim yağlı boya
Soluğumdaki esrar çalınmış dumanları dağların
Dokunmayın!.. mahpus şekli var tuvaldeki saksıda

Saksıdaki yüz benim geceleyin susar ha bire susar
Umudun pastili yoksulluğum erir kalbimin altında
Yıldızlarda sınırım dörtgen değil altıgen dört duvar
Usulca yere indi asla kaymadı polen yağmurları ışığın
Kapsülü patlıyor postmodern dizelerin kafakâğıdımda
Demirlere şiir nasıl yazılır anadili nedir kelepçelerin

Kursağımda doyurdum sokaktaki düş çocuklarını
Kanatlarıyla sesini getirdiler işkenceye uğramanın
Uzak özgürlüğüm serçe öldüren bir damla gözyaşı
Parmaklarımdan değil parmaklıklardan yazmalıyım
Eyyy öksüzlüğü emziren şiddet anlat kanı nasıl sağdığını
Tükürür gibi besliyor bebeleri senin sütsüz memelerin